9. Sınıf Edebi Metinler Dersi Konu Anlatımı

9. Sınıf Edebi Türler (Olay Çevresinde Gelişen Edebi Metinler); 1. Anlatmaya Bağlı Edebi Metinler 2. Göstermeye Bağlı Edebi Metinler 3. Anlatmaya Bağlı Edebî Metinleri İnceleme Yöntemi 4. Anlatmaya Bağlı Edebî Metin Örneklerini İnceleme 5. Göstermeye Bağlı Edebî Metinleri Tanıma ve İnceleme (Tiyatro) başlıklarında incelenmiştir.

Bu dersimizde; 9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatının ilk ve temel konularından olan 9.Edebi Metinler (Olay Çevresinde Gelişen Edebi Metinler) konusu incelenecektir. Bu konunun tam olarak anlaşılabilmesi ve sınavlarda başarılı olabilmek için yaklaşık sadece 4 saatinizi teorik çalışmaya ayırmanızı öneriyorum. Bu başlık altında yapılacak incelemede bir çok yeni tanımla karşılaşacaksınız.

Diğer 9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı derslerimize bu linkten ulaşabilirsiniz.

9.Sınıf Edebi Metinler (Olay Çevresinde Gelişen Edebi Metinler) konusu ile ilgili olarak dikkat etmeniz gereken bir husus daha vardır. Aşağıda yer alan kavram bağlamı sizin mevcut ders müfredatından farklı olsa da ancak sitemizin anlatımımız daha kapsayıcı olduğunu anlayacaksınız.

Bu konu anlatımımız tamamlandığında 9.Sınıf Edebi Metinler (Olay Çevresinde Gelişen Edebi Metinler) konusu ile ilgili olarak aşağıda yer alan sorulara cevap bulmanız hedeflenmektedir:

  • Anlatmaya bağlı edebi metinler hangileridir?
  • Destan nedir? Destan ile Masalın farkları nelerdir? 
  • Halk hikayesi nedir? Halk hikayesi örnekleri nelerdir?
  • Mesnevi nedir? Mesnevi Örnekleri nelerdir?
  • Roman ile Hikaye arasındaki farklar nelerdir?
  • Göstermeye bağlı edebi metinler nelerdir?
  • Olay çevresinde gelişen edebi metinler nelerdir?
  • Geleneksel Tiyatro ile Modern Tiyatro arasındaki farklar nelerdir?
  • Meddah edebi türü nasıl anlaşılır?

9.Sınıf Edebi Metinler (Olay Çevresinde Gelişen Edebi Metinler) konusu aşağıda yer alan kavram bağlamını içermektedir. 

Konu İçeriği

Olay Çevresinde Gelişen Edebi Metinler

İnsanoğlu çağlar boyunca kendini ve doğayı ya anlatarak ya göstererek ya da coşku ile dile getirerek ifade etmiş, edebî metinlere yansıyan ifade edişler, çeşitli edebî türlerin oluşmasını sağlamıştır. Anlatma ile, destandan modern romana kadar oluşan metinler; gösterme ile, ilk tiyatro denemelerinden günümüze kadar gerçekleşen tiyatro metinleri; coşku ve heyecanı dile getirme ile de şiir ortaya çıkmıştır. Coşku ve heyecanı dile getiren metinler olan şiirlerin temelinde daha çok hayaller ve hissedilenler yer alırken anlatılarak ya da gösterilerek oluşturulan edebî metinlerin temelinde yaşanan, duyulan j ya da görülen olaylar yer almıştır. Olay çevresinde oluşan metinlerde olay veya olay örgüsü vazgeçilmez öğelerdir. Ancak bu metinlerde günlük hayattaki olayların olduğu gibi yer alamayacağı da unutulmamalıdır.

Bir olayı yazılı olarak anlatmak (roman, mesnevi vb.) veya sahneden göstermek (trajedi, dram vb.) amacıyla oluşturulan metinlere “olay çevresinde gelişen edebî metinler” denir. Olay çevresinde oluşan edebî metinler temelde ı ikiye ayrılır. Bunlar “anlatmaya bağlı edebî metinler” ve “göstermeye bağlı edebî metinlerdir. Şimdi bunları tablo hâlinde inceleyelim:

Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler

Anlatmaya bağlı metinler; bir olay çevresinde yer, zaman, kişi belirtilerek ve bir plan dahilinde olayların okuyucunun veya dinleyicinin zihninde canlandırılacak şekilde ifade edilmesiyle oluşur.

Destan

Milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış savaş, göç, istilâ, yangın, salgın hastalık, sel, deprem gibi tarihî, toplumsal ve doğal olayların çağdan çağa aktarılmasıyla ve aktarılırken hayal unsurlarıyla süslenip değiştirilmesiyle olışan manzum ürünlerdir.

Masal

Halk dilinde anlatılarak oluşmuş, bir sanatçı tarafından sonradan yazıya geçirilmiş, olağanüstü olayların anlatıldığı sözlü edebiyat ürünüdür. Edebiyatımızda “Keloğlan” en tanınmış masal kahramanıdır.

Halk Hikâyesi

Âşıkların, köy odalarında, düğün meclislerinde, kasaba ve kentlerin kahvehanelerinde saz eşliğinde anlattıkları hikâyelerdir. Genellikle sevgi ve kahramanlık konularının işlendiği bu hikâyelerde kişiler yaşamdakilere yakındır, olağanüstülükler sınırlıdır.

Mesnevi

Aşk, tarihî olaylar, din ve tasavvuf konularıyla birlikte, çeşitli toplumsal konuların işlendiği uzun şiirlerdir. Divan edebiyatında roman ve öykü gibi türler olmadığı için, mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuştur.

Manzum Hikâye

Şiir şeklinde oluşturulan ve bir olayın anlatıldığı hikâyelerdir. Didaktik özellikler taşıyan bu türün amacı okura ders ve öğüt vermektir.

Hikâye (Öykü)

Gerçek ya da gerçekleşmesi mümkün olay ve durumları; yer, zaman ve kişiye bağlı olarak yüzeysel bir biçimde anlatan dar kapsamlı yapıtlardır. Hikâyede kişiler hayatlarının sadece bir yönüyle ele alınır. Olayların ayrıntısına girilmez.

Roman

Yaşanmış ya da yaşanabilecek olayların, zamana ve kişiye bağlanarak anlatıldığı geniş kapsamlı yapıtlardır. “Don Kişot” adlı yapıtıyla Cervantes, dünya edebiyatında çağdaş romanın ilk örneğini vermiştir. 17. yüzyılın ortalarından itibaren Batı’da gelişmeye başlayan roman, teknolojinin gelişmesi ile birlikte geniş kitlelere ulaşmıştır.

Göstermeye Bağlı Edebî Metinler

Genel olarak dramatik metinler veya tiyatro olarak adlandırabileceğimiz bu tarz metinlerde olay örgüsünü bir sahne düzeninde topluluk önünde canlandırmak esastır. Anlatılmak istenen duygu ve düşünce, gösterilerek seyirciye sunulur.

Trajedi

Hayatın acıklı yönlerini kendine özgü kurallarla sahnede göstermek, ahlak, erdem örneği vermek amacıyla yazılmış manzum (şiir biçiminde) tiyatro yapıtlarıdır. Konusunu genellikle tarihten alan; kişileri tanrılar, kutsal varlıklar, krallar, asilzadelerden oluşan; belli bir zaman ve mekânda gerçekleşen tek bir olay çevresinde gelişen oyundur.

Komedi

İnsanların davranışlarını ve olayları gülünç bir tarzda sahneye koyan, insanları gülerken ve eğlendirirken düşündüren tiyatro türüne denir. Bu oyunlarda hayatın ve insanların komik durumları sergilenir.

Ek Dram

Hayatı olduğu gibi, bütün acıklı ve gülünç yönleriyle yansıtan, sahnede gösterilmek amacıyla yazılmış tiyatro yapıtlarıdır. Dram, belli kurallara bağlı değildir; önemli olan, dramın gerçeğe uygunluğudur.

Orta Oyunu

Halkın ortasında apaçık duran bir meydanda; metinsiz, suflörsüz, ezbersiz oynanan bir tiyatrodur. Oyunun oynandığı alana planga denir. Dekor olarak yeni dünya adı verilen bezsiz paravan ile dükkân adı verilen alçak hasır iskemleler kullanılır. Başoyuncuları Pişekâr ve Kavuklu’dur.

Karagöz

Bir gölge oyunu olan türün başkarakterlerinden Karagöz, cahil halk tipini; Hacivat ise aydın ya da yarı aydın tipi temsil eder. Oyun, deriden kesilmiş birtakım şekillerin (insan, hayvan, bitki, eşya vb.) arkadan ışık verilerek beyaz bir perde üzerine yansıtılmasıyla oluşur.

Meddah

Meddah, orta oyunundaki bütün tipleri, kılıktan kılığa girerek, sesini değiştirerek, küçük aksesuarların da yardımı ile sahnede canlandırır.

Köy Tiyatrosu (Köy Seyirlik Oyunları)

Köyde ve kasabada yaşayan insanların düğünlerde ve uzun kış gecelerinde hoşça vakit geçirmek üzere amatörce sergiledikleri oyunlardır.

Anlatmaya Bağlı Edebî Metinleri İnceleme Yöntemi

Anlatmaya bağlı edebî metinler, yaşadığımız dünyadaki bir olayı, görünüşü olduğu gibi anlatmaz. Sanatçı dış dünyadan aldığı gerçekliği, kendi duygusu, iç dünyası, yaşadığı dönemin özellikleriyle ve düşünceleriyle yoğurur; yaptığı seçimi okuyucuya sunar. Bunu yaparken anlatacağını bir olay çevresinde ve bir anlatıcı ile oluşturur. Bu olayın serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur. Yani olayın bir başlangıcı, gelişmesi ve sonunda da çözümlenişi vardır. Olayın mutlaka bir anlatıcısı vardır. Bu anlatıcı olayı İlahî (hakim, tanrısal) bakış açısıyla, kahramanın bakış açısıyla ya da gözlemci bakış açısıyla anlatır. Bu metinlerde üzerinde yaşadığımız dünyada görülen varlık, eşya, insan ve olaylardan hareketle yeni bir evren anlatılmaktadır. Bu evren “kurmaca evren” olarak adlandırılır. Edebî metinlerin en önemli özelliklerinden biri de kurmaca oluşlarıdır. Bu metinlerde amaç, okuyucuda veya dinleyicide estetik yaşantı uyandırmak, böylece onları zenginleştirmektir.

Şimdi anlatmaya bağlı edebî metinleri; metin ve zihniyet, yapı (olay örgüsü, kişiler, mekân, zaman), tema, dil ve anlatım, metin ve gelenek, anlama ve yorumlama, metin ve yazar yönlerinden inceleyelim:

Metin ve Zihniyet

Bir önceki ünitede, “zihniyetin; bir dönemdeki siyasi, sosyal, kültürel, askerî, ticari, ekonomik, dinî, adli unsurların, eğitim etkinliklerinin, inanışların, gelenek ve göreneklerin bir araya gelerek oluşturduğu ortam ve zevk bütünü olduğunu öğrenmiştik.

Edebî metinler, hangi dönemde yazılmışsa o dönemin zihniyetini yansıtır. Bir metinde, metnin yazıldığı dönemin özellikleri metne sinmiş bir şekilde yer alır. Bir metni incelerken metinden dönemin zihniyetine ait ipuçları tespit edilebilir. Bir toplumun bireyleri, o toplumun kültürüyle, gelenek ve görenekleriyle, değer yargılarıyla yetişir. Bu yetişme sonucunda da bireyler, ortak bir zihniyete ulaşırlar. Böylece o toplumun bireyleri, olaylar ve durumlar karşısında benzer tepkiler ortaya koyarlar, benzer davranışlar sergilerler. Yazar ve şairlerin edebî metinlerinde, doğal olarak bu zihniyetin yansıması da görülür.

Sanatçılar, yaşamdan aldıkları konuları işlerken dönemi zihniyetiyle birlikte ele alırlar. Örneğin 16. yüzyılda, OsmanlI’da Doğu kültürünün etkisiyle dinî ve kültürel değerlere bağlılık vardır. Bu dönemin zihniyetinde tasavvuf önemli bir yer tutar. 17. yüzyıla gelindiğinde toplumun zihniyetinde değişmeler başlar. Lale Devri olarak bilinen bu dönemde tasavvufun etkisinin azaldığı, zevk ve eğlence etkinliklerinin ağırlık kazandığı söylenebilir. Bu dönemde divan şairi Nedim, tasavvuf ve dinle ilgili konulara değinmeyip “aşk, eğlence, doğa güzelliği vb.” temalara yönelmiştir. Tanzimat Dönemi’nde ise Batılılaşma hareketi başlamıştır. Toplumda Batılı yaşam tarzı, yavaş yavaş etkisini gösterir. Bu değişim, dönemin zihniyetine de yansır. Dönemin yazarları, Batılılaşma konusunu eserlerinde işlemeye başlar.

Metin ve Yapı (Olay Örgüsü, Kişiler, Zaman, Mekân)

Edebî metnin önemli özelliklerinden birisi de kurmaca bir yapı oluşudur. Kurmaca, gerçek olmayan demektir. Onun da kendi içinde dereceleri vardır. Yakın çevremizde bulunan insan, varlık ve eşyaların benzerleriyle kurulan eserlerle, hayale dayalı varlık ve eşyalardan ve onlarla ilgili ilke ve düşüncelerden söz etmek birbirinden farklıdır. Her yapı; varlık sebebine, amacına, kullanılışına göre belirlenen birimlerin bir düzen içerisinde birleşmesiyle oluşur. Anlatmaya bağlı edebî metinde yapı; olay örgüsü, kişiler, mekân ve zaman gibi birimlerin bir düzen içerisinde birleşmesiyle oluşur.

Olay

Edebî metin kişilerinin başından geçenlere olay denir. Bu metinlerde tek bir olay ele alınır. Bazen bu temel olaya bağlı küçük çaplı yan olaylar da olabilir. Ele alınan olayların gelişiminde mantıksal bir sıra izlenir. Olay, herhangi bir ilgi ile bir arada bulunan şahıs kadrosunu oluşturan kişilerin en az ikisinin karşılıklı ilişkisinin sonucudur. Anlatmaya bağlı edebî metinlerde bazen insanın iç çatışmaları ile de karşılaşırız. Bunları da olay olarak değerlendirmek gerekir.

Olay Örgüsü

Olaylar, kurmacaya özgü bir düzen içinde bir araya gelerek romanın, hikâyenin veya diğer anlatmaya bağlı edebî metinlerin olay örgüsünü oluşturur. Anlatmaya bağlı edebî metinler incelenirken olay örgüsü çıkarılır ve olay örgüsünün gündelik hayattaki gerçeklikle ilişkisi tespit edilir. Anlatmaya bağlı metinlerde olay örgüsü yaşanmaz, düzenlenir. Yaşanmış olanı anlatmak, amaç değildir. Gerçek hayattan veya dış dünyadan alınan unsurlarla insana özgü bir gerçekliği, bir durumu anlatmaktır. Yapılan bu düzenleme ile okuyucuda estetik yaşantı uyandırmak amaçlanır. Böylece asıl amaç olan sanat yapmak da gerçekleşmiş olur.

Kişiler

Anlatmaya bağlı edebî metinlerde yapıyı oluşturan öğelerden biri de kişilerdir. Kişiler, edebî metinlerde olayı yaşayanlardır yani edebî metnin kahramanlarıdır. Anlatmaya bağlı edebî metinlerin içerisindeki olay çevresinde kişiler yer alır. Bu kişilerden kimisi olayı baştan sona yönlendiren durumundadır. Bunlar, yapıtın asıl kişileridir. Bunların dışında olaya çeşitli zamanlarda giren, olayı açıklayıcı rol oynayan ikinci dereceden kişilerle de karşılaşırız. Bunlar da yardımcı kişilerdir.

Tip: Benzerlerinin niteliklerini abartılı bir biçimde üzerinde toplayan kişilere tip denir. Bu bakımdan her birey bir karakterdir fakat tip değildir. Tipler belirli bir zümreyi belirgin özellikleriyle temsil eden kişilerdir. Yani kıskançlık, cimrilik, korkaklık vb. özellikleri taşıyan kişiler birer tiptir.

Karakter: Belli bir sınıfı temsil etmek yerine, kendine has özellikleri olan, nerede ne yapacağı belli olmayan, kendini sürekli yeniden kuran kişidir.

Zaman

Edebî metinde ele alınan olayın başladığı ve bittiği bir zaman dilimi mutlaka vardır. Olayların başlaması ile bitmesi arasındaki sürece zaman denir. Olaylar bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşir. Anlatmaya bağlı edebî metinlerde iki türlü zaman vardır. Birincisi olayların yaşandığı, kişilerin içinde bulunduğu şimdiki zamandır. Buna gerçek zaman denir. İkincisi romandaki kişilerin geçmişini hatırlaması üzerine geçmişten içinde bulunan ana kadar geçen zamandır. Buna kozmik zaman adı verilir. Anlatmaya bağlı edebî metinler incelenirken olayların başladığı ve bittiği zaman belirtilir. Metindeki zaman ifadeleri tespit edilir. Bu zamanların gerçek zaman mı yoksa kozmik zaman mı olduğu belirtilir. Edebî metinde zaman, yazarın metni oluşturma amacına göre şekillenir. Bu amaca göre metindeki zaman, bir günün belli bir ânı olabileceği gibi, haftaları, ayları da içine alabilir. Edebî metinde zaman, dış dünyadakinden farklı olarak düzenlenmiş bir zamandır. Kronolojik bir şekilde gidebileceği gibi, olayın başladığı andan gerilere dönme şeklinde de olabilir.

Mekân

Anlatmaya bağlı edebî metinlerde olaylar, her ne şekilde olursa olsun, mutlaka mekânla birlikte vardır. Olay örgüsünü oluşturan, olay parçalarının geçtiği yer, mekândır. Bu yer, okul, hastane, bahçe, sokak olabileceği gibi insanın iç dünyası da olabilir. Olayın daha iyi anlaşılabilmesi için yer ya da çevre, betimlemelerle tanıtılır. Ancak betimleme yaparken gereksiz ayrıntılara girmemek gerekir. Anlatmaya bağlı edebî metinler incelenirken olayın geçtiği mekânlar özellikleriyle birlikte tanıtılır.

Metin ve Tema

Her metin, bir tema çevresinde birleşen ses ve anlam kaynaşmasından oluşan birimlerin birleşmesiyle ortaya çıkar. Olay örgüsünü meydana getirer parçalar arasındaki çatışma ve karşılaşmalar, metnin temasını oluşturur. Her tema, yazıldığı dönemin sosyal ve kültürel problemleriyle ve yaşama biçimiyle ilgilidir. Bazılarında bu ilgi açıkça görülür. Bazıları ise yoruma gereksinin- gösterir. Ayrıca her tema, insana özgü bir gerçekliği dönemin şartlarına bağlı olarak dile getirir. Eserin sosyal hayatla ilişkisi bu tema çevresinde ele alınabilir. Edebî metnin temasının da bu bakımdan kendi döneminden ayrı düşünülmesi imkânsızdır. Örneğin Tanzimat Döneminde; babası ölmüş, annesiyle yaşamak durumunda kalmış gencin hayatla ve toplumla ilişkisi hayatı ve toplumu tanımadığı için yanlış bir aşk yaşaması birçok romanın temasıdır. Servetifünun Dönemi romanlarında hayal-hakikat çatışması çok sık başvurulan bir tema durumundadır. Bu, dönemin gençliğinin biı problemi olduğu için romana yansımıştır.

Bir metinde işlenen temanın yaşanmış olduğu düşünülse bile metnin yazar tarafından tasarlanmış olduğu unutulmamalıdır. Anlatmaya bağlı edebî me tinler incelenirken metne yöneltilen “Yazarı bu metni yazmaya iten sebep nedir?” sorusunun cevabı metnin temasını belirler.

Metin, Dil ve Anlatım

Anlatım; düşünce ve duyguların sözle, davranışla, jest ve mimiklerle alıcıya ulaştırılmasıdır, insanlar arasında iletişim, anlatma aracılığıyla gerçekleşir. . Edebî metinlerde anlatma, bir olay çevresinde gelişir, farklı durumların ve ruh hâlinin dile getirilmesi çevresinde metinde ifadesini bulur. Anlatma ihtiyacı, her dönemde zamanın şartlarına göre zenginleşir, değişir.

– Masalda olağanüstü olan dile getirilir. Çünkü insan olağanüstünün dün- yasında yaşar.

– Destanda ulusal özelliklerin ve tarihî olanın anlatı aracılığıyla yorumlanarak anlatılması söz konusudur.

– Halk hikâyesinde halkın yaşama biçiminde yeri olan değer, anlayış ve zevklerin ve onların hayal dünyalarının dile getirilecek olaylar ile anlatılması söz konusudur.

– Romanda bireyin kendi kendisi ve toplumla karşılaşması, hesaplaşması I anlatım konusu olur.

Anlatmaya bağlı edebî metinlerde, yazar anlatma görevini bir anlatıcıya yükler. Okuyucu bütün olup biteni bu anlatıcı aracılığıyla öğrenir. Bu anlatıcı kur maca bir kişidir, işlevi kendi gibi kurmaca olan olay örgüsünü ve olay örgüsünde yer alan diğer öğeleri anlatmaktır. Anlatıcı bir bakış açısı ile okuyucu- nun karşısına çıkar. Anlatmaya bağlı edebî metinlerde İlahî bakış açısı, kahraman anlatıcının bakış açısı ve gözlemci anlatıcının bakış açısı olmak üze- : re üç tip anlatıcı ve bakış açısı vardır.

Şimdi bu bakış açılarını örneklerle inceleyelim:

1) İlahî (Tanrısal, Hâkim) Bakış Açısı: Anlatıcı, herkes ve her şey hakkın- i da bilgi sahibi olan, herkesin geçmişini ve geleceğini bilen, herkesin düşünçelerini okuyan, içinden geçenleri bilen bir varlıktır. Olayların içerisinde yer : almamasına karşın okur, bütün olayları ondan öğrenir. Anlatıcı, kişilerin zi- I hinlerinden geçenleri, geçmişte yaşadıkları bütün olayları ayrıntısıyla bilir; I mekânın ve zamanın en ince ayrıntılarını görür. Kahramanların gizli konuşmalarını, kafalarından ve gönüllerinden geçeni anlatır. Zaman zaman kendi ; yorumlarını ekleyebilir, açıklamalarda ve yargılarda bulunabilir. Metinde ne kadar kişi varsa her biri açısından olayları ayrı ayrı görmemizi sağlar.

Aşağıdaki metin, İlahî bakış açısıyla oluşturulmuştur.

Genç kız, sevgilisiyle buluşmaya gidiyordu yine ancak bir düşünce dün geceden beri beynini iyiden iyiye kemiriyordu. Sevgilisinin bu sefer geleceğinden de o kadar emindi ama ya gelmezse diye düşündü bir ara ve gözyaşlarını tutamadı. Buluşma yerine geldiğinde yine gelmemişti sevgilisi, elindeki gözyaşlarıyla ıslattığı çiçekleri mezarın üzerine bıraktı ve < her zaman olduğu gibi, sorular sordu sevgilisine cevaplarını kendisinin i verdiği. Ayrılırken mezara eğilerek her gece olduğu gibi, dün gece de rüyada kendisini gördüğünü ve saatlerce konuştuklarını söyledi.

2) Kahraman Anlatıcı Bakış Açısı: Anlatıcı, olayı yaşayan kişinin kendisidir. Olaylara hep bu merkezden bakılır. Anlatılanlar olayı yaşayan kişinin penceresinden aktarılır. Duygular, değerlendirmeler, düşünceler, fikirler, analizler, tasvirler, gözlemler ben merkezli anlatıcının değerlendirmesine tabidir. Bu yöntemde olayı anlatan “ben” vardır. Bu ben, öykünün kahramanı olabileceği gibi tanık ya da gözlemcisi de olabilir. Olayları anlatan kişinin bilgisi, deneyimi, algılama ve yorumlama yeteneğiyle sınırlıdır. Olaylar, ancak anlatıcının başından geçtiği ya da tanık olduğu biçimiyle anlatıldığından inandırıcılığı yüksektir.

Aşağıdaki metin, kahraman anlatıcının bakış açısıyla oluşturulmuştur.

İznimin son günü idi. Saat 12’ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12’ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pan- dülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiçbirinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum.

3) Gözlemci Anlatıcı Bakış Açısı: Anlatıcının olup biteni bir kamera tarafsızlığıyla aktardığı görülür. Anlatıcı, olayların merkezindeki kişi değildir; olayları uzaktan gözlemleyen konumundadır. Olaylar bize anlatılmıyor da kişinin gözünün önünde oluyormuş izlenimi verilir. Kişilerin duygu ve düşünceleri eylemlerinden çıkartılır.

Aşağıdaki metin, gözlemci anlatıcının bakış açısıyla oluşturulmuştur.

Faiz Bey, Neriman’ın arkasından biraz baktıktan sonra, basamakları ağır ağır çıkmıştı. Sofada, yerde, gözüne bazı kâğıt parçaları ilişti. Oda kapısına bıraktığı küçük lâmbayı alarak yere eğildi; bu kâğıtları avucuna aldı ve doğrularak baktı. Bunlar, kimi bir iğne topuğundan biraz daha büyücek, kimi ince bir kurdele parçası gibi uzunca, renkli kâğıtlardı.

Anlatmaya bağlı edebî metinlerde dil, bilinen özellikleriyle karşımıza çıkmaz. Anlatılanlar olayların durumuna göre yan anlamlarla zenginleştirilmiş bir özelliktedir. Ayrıca metnin kaleme alındığı dönemin sosyal hayatına, edebî zevkine ve anlayışına göre değişkenlik gösterebilir. Anlatmaya bağlı edebî metinlerde kullanılan dilin, ele alınan temayla ve verilmek istenen mesajla doğrudan ilişkisinin olduğu da unutulmamalıdır.

Anlatmaya bağlı edebî metinlerde dil, şiirsel işleviyle kullanılır. Bir gerçeklik yorumlanıp dönüştürülerek yeni bir gerçeklik ortaya konulur. Bunun anlatılması da farklı bir dil gerektirir. Edebî metinler, anlam bakımından da diğer metinlerden farklıdır. Çünkü yan anlam bakımından zengindirler. Bu da her okunuşta yeniden kurulma ve anlaşılma imkânını beraberinde getirir.

Metin ve Gelenek

Her yazar, kendinden önceki dönemlerdeki edebiyatçıların hatta kendi döneminin yazarlarının eserlerinden az ya da çok mutlaka etkilenir. Bu etki, eserlerinde kendini hissettirir. Denilebilir ki her yazar, önceki yazarların bir devamıdır ve hiçbir yazar kendinden öncekilerden tamamen kopuk bir edebiyat geliştirememiştir.

Örneğin Ömer Seyfettin, hikâyelerini Maupassant tarzı denilen olaya dayalı bir hikâye geleneğine bağlı olarak yazarken Sait Faik Abasıyanık ise Çehov tarzı denilen durum ağırlıklı hikâye geleneğine bağlı kalmıştır. Ancak her iki hikâyecimiz de gerek kurgu, gerek dil ve anlatım bakımından özgün eserler vermişler, taklitçilik yapmamışlardır. Şinasi, “Şair Evlenmesi” adlı tiyatro eserini yazarken geleneksel halk tiyatrolarımızdan, orta oyunu ve Karagöz tekniğinden yararlanmış; bunun yanı sıra Batılı tiyatro tekniğini uygulayarak modern Türk tiyatrosunun temelini atmıştır. Tanzimat Dönemi romanları, daha önce Türk edebiyatında roman ihtiyacını karşılayan mesneviden ve halk hikâyelerinden etkilenmiştir. Örneğin Namık Kemal’in “intibah” adlı romanı, “Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi” adlı halk hikâyesinden birçok bakımdan etkilenmiştir. Ahmet Mithat Efendi de meddah tarzı söyleyişten ve halk hikâyelerinden etkilenmiştir. Bunun yanı sıra Tanzimat romancıları başlangıçta Batı romanından etkilenseler bile daha sonra bu etkileşimin dışına çıkarak kendi roman tarzlarını oluşturmuşlar ve kendilerinden sonrakilere örnek olmuşlardır.

Bu örneklerden hareketle kültür alanındaki etkinliklerin tümünün geçmişten geleceğe uzandığını söyleyebiliriz. Zaten sanatçılar da geçmişten aldıklarını, kendi dönemlerinin zevk ve anlayışıyla, bilgi birikimiyle, duyarlılığıyla yoğurarak geleceğe taşır. Bütün sanat eserleri, kendi aralarında bir düzen oluşturur. Bir bakıma bütünün parçaları durumundadır. Bu bakımdan geçmişi bilmeden yeni bir sanat eseri oluşturmak mümkün değildir. Sanatçı, geçmişte örüle örüle kendisine kadar gelmiş bulunan gelenekten yararlanır; döneminin zevkini, düşüncesini, duyarlılığını edebî eserin bünyesine yerleştirir.

Anlatmaya bağlı edebî metinler incelenirken metnin, aynı türde daha önce yazılmış olan örnekleriyle karşılaştırılması gerekir. Daha önce ya da aynı dönemde yazılan kendi türündeki eserlerle tema, yapı, dil ve anlatım bakımlarından benzer ve farklı yönleri tespit edilir. Metnin kendisinden önceki metinlerden etkilenip etkilenmediği belirlenir. Böylece her metnin kendi tarzın-da daha önce yazılmış birçok metinden yararlandığı, metnin daha sonra yazılacak metinlere kaynaklık edebileceği vurgulanır.

Anlatmaya bağlı edebî metni geleneği içerisinde değerlendirme:

– Metinle yazıldığı dönem arasında ilişki kurulur.

– Okunan metnin önceki metinlerle ilişkisi araştırılır.

– Tema, yapı, dil ve anlatım bakımlarından önceki metinlerle ilişki kurulur.

– Metnin, kendisinden önceki metinlerden etkilenip etkilenmediği belirlenir.

– Sanatçının gelenekle ilişkisi belirlenir.

Metni Anlama ve Yorumlama

Metin, belirli bir iletişim bağlamında, bir ya da birden çok kişi tarafından sözlü ya da yazılı olarak üretilen anlamlı bir yapıdır. Edebî metinlerde dil, bilgi aktarmak veya öğretmek amacıyla kullanılmaz. Kelimeler, günlük hayatta, herkesin bildiği, alışılmış anlamlarıyla kullanılmaz; yazarın okuyucuya sunmak istediklerine göre yeni anlamlar yüklenir. Bu bakımdan anlatmaya bağlı edebî metinler ile bilimsel metinler birbirinden farklıdır. Bilimsel metinlerde anlam herkes için aynıdır. Hiçbir yerde ve durumda değişmez. Ancak edebî metinlerde, okuyucunun o anda içinde bulunduğu ruh hâli, dünya görüşü, bilgi ve kültür seviyesi edebî metnin anlamını değiştirir. Çünkü edebî metinlerdeki sözler veya söz grupları yalnızca sözlük anlamlarıyla metinde yer almaz, bulundukları bağlama göre anlam değeri kazanır.

Edebî metinler, yan anlam bakımından zengindir. Kelimeler ve kelime grupları, metin içerisinde farklı anlamlar kazanır. Bu nedenle edebî metinler, anlam bakımından oldukça zengindir. Okuyucunun bilgisine, görgüsüne, psikolojik durumuna göre yeniden anlamlandırılır ve yorumlanır.

Bir metnin yorumundan söz edebilmek için, onun anlamı üzerinde durmak gerekir. Anlam, iletişim esnasında, iletinin, alıcıda uyandırdığı her türlü etkidir. Bunun oluşması için bir gönderici (yazar), bir alıcıya (okuyucuya) ve bir iletiye (mesaja) ihtiyaç vardır. Bu iletinin alıcı tarafından tam olarak algılanabilmesi için de alıcı ile gönderici arasında dil ve kültür birlikteliğine, alıcının bilgi bakımından donanımına ihtiyaç vardır. Bu bakımdan ileti ile alıcı arasında bir bağın bulunması gerekir. Her anlam, bir bağlam içerisinde oluşur fakat farklı bağlamlarda algılanabilir. Bu bakımdan alıcı, iletinin gerçekleştiği zamana ve şartlara göre metni anlamlandırır.

Metin ve Yazar

Olay çevresinde oluşan edebî metinlerde, bazen yazar ile metin arasında benzerlikler bulunur. Roman, hikâye ve tiyatro eserlerinde görülebilecek bu durum, bu eserlere bir belge niteliği kazandırmaz. Olay çevresindeki edebî metinlerin tümü kurguya dayalıdır. Dolayısıyla gerçek hayat örnek alınarak yazılmış olsa bile bu, yeniden kurgulanmıştır. Eğer yazar anlattıklarının bire bir gerçek olduğu iddiasında ise zaten anlattıkları bizim konu aldığımız edebî metinlerin dışında tarih veya hatıra olarak değerlendirilir.

Örneğin Millî Mücadele roman ve hikâyelerinde Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrasıyla, toplumdaki sosyal değişmeler birlikte dile getirilir. Bu anlatılanlar, dönemin gerçekliğinin yorumlanarak dönüştürülmesidir. Bunlardan dönemin sosyal ve siyasal hayatı öğrenilmez. Çünkü yazarların yaşadıklarından etkilenmeleri, olay çevresinde oluşturulmuş metinlerde bunları anlatmaları, doğrudan doğruya değildir. Yaşadıklarını yeniden kurgulaması ve yaşadıklarından yaptıkları seçki söz konusudur. Olay çevresinde oluşan edebî metinlerde belge niteliğinde yaşanmışlık yoktur. Ancak yaşananlardan etkilenme söz konusudur.

Anlatmaya Bağlı Edebî Metin Örneklerini İnceleme

Destan

Milletlerin geçmişlerindeki olaylara ve efsane motiflerine dayanılarak ulusların dilek ve arzularına uygun, hayal gücüyle meydana getirilen anonim ürünlerdir. Hepsi sözlü ve çoğu manzum olan bu verimlerin bir kısmı sonradan yazıya da geçirilmiştir. Başka bir deyişle destan, milletlerin hayatında büyük yankılar bırakmış tarih olaylarının çağdan çağa değişmiş, ülküleşmiş ve sayısız hayal unsurları katılarak tanınmaz hâle gelmiş, uzun manzum hikâyesidir.

– Destan (dasitan) kelimesi Farsçadır. Eski Yunanlılar, ozanların sazla terennüm ettikleri bu türlü şiirlere “epos (söz)” derlerdi. Bundan ötürü, Batı dillerinde destana “epope” adı verilmektedir.

– Destan, tarihin henüz yazıya aktarılmadığı, yerleşik toplum düzenine iyice geçirilmediği veya milletlerin büyük işlere, büyük ıstıraplara, büyük kurtuluşlara kapıldıkları çağların verimidir. Gerçi destanları besleyen menkıbeler, her devirde meydana gelmiştir fakat bunların milletçe benimsenmeleri, daha çok eski zamanlarda olmuştur. Çünkü o çağlarda insanlar, tabiat ve toplum hâdiselerini ilim ve akıl süzgecinden geçirmezlerdi. Ölüm, aşk ve yiğitlik onlarda duyguları coşturur; korku, sevgi, kin, umut, özlem hep geniş hayal iklimleri açardı. Savaş, göç, işgal, deprem, kuraklık, fırtına insanlara kaderin oyunu ve tanrıların cilvesi sayılırdı. Şimşek, rüzgâr, yankı, şafak, uyku gibi nice şeyler birer tanrı gibi tasarlanırdı. Tabiatın her şeyine karşı korku veya hayranlık duyulurdu. İşte bu korku ve hayranlık, önce mitosları sonra masal ve destanları meydana getirmiştir.

– Destanın oluşması için, halkın hafızasında iz bırakmış bir tarih olayı ve o mucizeli olayı meydana getirdiğine inanılan kahramanların bulunması gerekir. Halkın ruh ve vicdanına işleyen bu olay, topluluğun ve art arda gelen kuşakların hayal güçleri ile genişler, derinleşir, nice efsanelere bürünür. Zaten yazılı olmadığı için her isteyen onu başka türlü anlatır, böylece rivayetler çoğalır, çeşitlenir.

– Destanlarda esas ve ayrıntılı olaylarda, çok defa gerçeğe uygunluk gözetilir fakat bunlara gerçek dışı, masalımsı olayların katılmasından da sakınılmaz. Örneğin, Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz’un çeşitli av hileleri ile bir canavarı öldürmesi, gerçeğe uygun bir olaydır. Göktanrı’ya yalvarırken semadan bir ışık düşmesi, o ışığın içinden güzel bir kız çıkıp Oğuz’a eş olması ise gerçek dışı, masalımsı motiflerdir.

– Destanlarda tanrı, yarı tanrı ve insan olmak üzere üç türlü kahraman bulunur. Destan kahramanları hem İnsanî hem de insanüstü vasıfları kendilerinde toplarlar. Örneğin Köroğlu, abıhayat içerek yenilmezlik, şairlik ve ölümsüzlük kazanmıştır. Kırat’ı da soyu deniz içlerinden gelme, ölümsüz ve gizli kanatları olan bir attır.

– Destanların çoğu manzumdur. Nazım-nesir karışık olanlarına az rastlanır. Nazım şekli ve kafiye, destanı oluşturan halkın geleneğine bağlıdır.

– Destan olaylarının geçtiği zaman, aşağı yukarı belirlenebilir. Zaten destanlar, dayandırıldığı olaydan çok sonra oluşmuştur. Örneğin Oğuz Destanı, milâttan önce yaşamış Hun hükümdarı Mete Han’ın yaptıklarını anlatır.

– Destanlar, olayların geçtiği çevreyi, coğrafî bir kesinlikle değil, belli belirsiz bir şekilde yansıtırlar. Türk destanındaki dağ, bozkır, av, orman, at, ırmak bolluğu; Yunan destanındaki deniz, ada, site, gemi, evcil hayvan çokluğu; Fin destanında kar, buz, köy ve el sanatçısı kalabalığı bu destanlardaki olayların ne türlü çevrelerde geçtiğini aşağı yukarı ortaya koyar.

– Destanlar, çok büyük ve uzun eserlerdir. Örneğin, Kırgız Türkleri’ne ait Manas Destanı’nın 200 bin dize tuttuğu söylenmekte, Hint destanları Mahabarata ile Ramayana 240 bin dizeyi bulmaktadır. Dolayısıyla bu genişlik ve uzunluktaki eserlerin, insanlığı ilgilendiren bütün temaları kapladıkları kolayca söylenebilir. Yalnız bu eserlerde en fazla işlenen temalar kahramanlık, yiğitlik, dostluk, aşk, hasret, ölüm, yurt sevgisidir.

– Destan üslûbunun en önemli özelliği, görkemli söz ve cümlelerle kurulmuş olmasıdır. Bayağı söz ve deyimlerden, sönük ifadelerden kaçınılmıştır.

Destanlar üç safhada oluşur:

a) Doğuş Safhası: Bu safhada milletin hayatında iz bırakan önemli tarihî ve sosyal olaylar, bu olaylar içinde yüceltilmiş efsanevi kahramanlar görülür.

b) Yayılma Safhası: Bu safhada, söz konusu olay ve kahramanlıklar, sözlü gelenek yoluyla yayılır. Anlatılanlar, böylece kuşaktan kuşağa geçer.

c) Derleme (Toplama, Yazıya Geçirme) Safhası: Bu safhada, sözlü gelenekte yaşayan destanı, güçlü bir şair, bir bütün hâlinde derleyip manzum olarak yazıya geçirir. Çoğu zaman bu destanların kim tarafından derlendiği ve yazıya geçirildiği belli değildir.

Destanlar, oluşumları bakımından “doğal destan” ve “yapay destan” olmak üzere ikiye ayrılır:

1) Yapay Destan: Önemli bir tarihî olayın yıllar sonra, destan özelliklerine uygun olarak bir şair tarafından kaleme alındığı şiirlerdir.

Dünya edebiyatındaki başlıca yapay destanlar:

– Kurtarılmış Kudüs – Torquato Tasso

– Kaybolmuş Cennet – John Milton

– İlahi Komedya- Dante Alighieri

– Çılgın Orlando – Ariosto

Edebiyatımızda yapay destan özelliği gösteren şiirler:

– Genç Osman Destanı Kayıkçı Kul Mustafa

– Çanakkale Şehitlerine Mehmet Akif Ersoy

– Üç Şehitler Destanı Fazıl Hüsnü Dağlarca

2) Doğal Destan: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda, halk arasında kendiliğinden oluşan uzun şiirlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip düzenlenmiştir. Doğal destanlar, ulusların, özellikle tarih yazımının olmadığı dönemlerini aydınlatmaları bakımından önemlidir. Türk edebiyatında doğal destanlar İslamiyet öncesi ve İslami dönem olmak üzere ikiye ayrılır. Bu destanların çoğu, destan döneminde yani Müslümanlık öncesi dönemde ortaya çıkmıştır.

Türk Destanları

Türk destanları, sözlü edebiyat ürünü olduğu ve yazıya geç geçirildiği için, bu destanlar hakkında bilgiler sınırlıdır. Türk destanlarının bugün elimizde bulunan parçaları başka ulusların kaynaklarından derlenmiştir. Bunlardan bir kısmı, doğrudan doğruya halk dilinde yaşayan parçaların derlenip yazılmasıyla elde edilmiş, bir kısmı ise eski Çin, Arap, İran, Bizans ve Batı kaynaklarından bulunmuştur. Bu alandaki araştırmacılar, Eski İran ve Yunan destanları ile Türk destanları arasındaki benzerliklere dikkat çekmişlerdir. Destan devri yaşayan uluslar arasındaki bu tür alışverişler doğaldır. Türk destanlarında, motif adı verilen mitolojik öğeler (ışık, rüya, ağaç, demir, altın yay, at, kurt, geyik, kırklar, mağara, Hızır, sihir) ve ortak tipler (alp tipi, bilge tipi, kadın tipi) kullanılmıştır.

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARI

SAKA TÜRKLERİ

Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaşlarıyla, Alp Er Tunga’nın (Şehname’de Afrasyap olarak geçen kahramanın) yiğitliklerinin anlatıldığı destandır. Alp Er Tunga, MÖ VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya’daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye ve Mısır’ı fethetmiş ve Saka Devleti’ni kurmuştur. Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev’in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile İranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem İranlılar arasında yaşatılmıştır.

Şu Destanı: MÖ 330-327 yıllarında Makedonyalı İskender, İran’ı ve Türkistan’ı kuşatmıştı. Bu dönemde Saka hükümdarının adı Şu idi. Bu destanda Türk- lerin İskender’le mücadeleleri ve geriye çekilmeleri anlatılmaktadır. Doğuya çekilmeyen ailelerin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili açıklayıcı bir efsane de destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lügat-it Türk’te İskender’den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir. Bu destanda, Makedonya kralı İskender ile Saka hükümdarı Şu’nun ordularının Fergana Vadisi’nde karşılaşmış olmaları, Türk kültürüyle Batı kültürünün MÖ 4. yüzyılda tanışmış ve birbirileriyle bilgi alışverişinde bulunmuş olduklarını göstermesi bakımından önemlidir.

HUN TÜRKLERİ

Oğuz Kağan Destanı: MÖ 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapan Hun hükümdarı Oğuz Kağan’ın yaşamı ve savaşları anlatılır. Destan kahramanı Oğuz, doğuştan güzel olan, doğduktan kırk gün sonra büyüyüp gelişen, halka eziyet eden canavarı öldüren, büyüyünce yeryüzünün dört bir yanına elçiler gönderip o ülkeleri bayrağı altına alan, yaşlanınca yurdunu oğulları arasında paylaştıran bir Türk hükümdarıdır. Destan kahramanı Oğuz’un gerçekte, Hun hükümdarı Mete olduğu söylenmektedir. Gerçekten de Mete’nin tarihî kişiliği ile destan kahramanı Oğuz arasında büyük bir benzerlik vardır.

GÖKTÜRKLER

Bozkurt Destanı: Türkler, Lin adlı bir ülkenin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman askerleri bütün Türkleri öldürdüler. Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarındaki bir oğlan sağ kaldı geriye. Bozkurt burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi. Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendi. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar ve atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular. Türk kağanları atalarının anısına hürmet nişanesi olarak otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar.

Ergenekon Destanı Komşuları tarafından tuzak kurularak yok edilen Türklerden geriye kalan birkaç kişinin saklanmak için dağlık bir alanda yol araması ile başlar. Dağların arasında gizlenmiş bir ova bulan bu Türkler, oraya yerleşir ve çoğalır. Yüzyıllar sonra oraya sığmaz hale gelince, çıkmak isterler. Ancak çıkışı bulamazlar. Bunun üzerine çevredeki dağların demir madeninden yapıldığını farkederler ve demiri eriterek çıkarlar. Çıkışta kendilerine Börte Çene adında bir erkek kurt rehberlik eder. Destan, adını Türklerin yüzyıllarca çift sürerek, avlanarak, maden işleyerek çoğalıp yaşadıkları, etrafı aşılmaz dağlarla çevrili, kutsal bir yer olan Ergenekon’dan almıştır.

UYGUR TÜRKLERİ

Türeyiş Destanı: Uygur hakanının, üç kızını insanoğluyla evlendirmeyi uygun bulmayarak Tanrı’ya, kızlarıyla evlenmesi için yakarması ve Tann’nın bir kurt suretinde görünerek hakanın kızıyla evlenmesi ve Uygur Türklerinin bu evlilikten çoğalması anlatılır.

Göç Destanı: Uygur hakanı, Çinlilerle yapılan savaşlara son vermek için oğlunu bir Çin prensesi ile evlendirmeye karar verir. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı Dağı’nın eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı ister. Çinliler kayayı arabalara koyarak Çin’e taşır. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar bu kayanın gidişine ağlarlar. Kıtlık ve kuraklık olur. Uygurlar yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kalırlar.

İSLAMİYET DÖNEMİ TÜRK DESTANLARI

Saltuk Buğra Han Destanı: Karahanlı hükümdarı Saltuk Buğra Han’ın insanları Müslümanlığa çağırması, inanmayanlara keramet göstermesi, savaşlarda ağzından ateşler saçarak inanmayanları yakması anlatılır.

Manas Destanı: Müslüman Kırgızlarla putperest Kalmuklar arasındaki mücadeleler anlatılır. Destanın başkahramanı Manas, İslamiyet’i yaymak için mücadele eden kahraman bir savaşçıdır. Destanda, İslamiyet öncesindeki Türklerin yaşam, kültür ve inançlarına dair bilgiler de yer almaktadır.

Cengiz Han Destanı: Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın yaşamı, savaşları ve Moğol istilasından sonra Kıpçak bozkırlarındaki ve eski Uygurların yaşadığı bölgelerdeki olaylar anlatılır.

Battal Gazi Destanı: Destanın kahramanı, Türkler arasında Battal Gazi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşçıdır. Emevilerin Hıristiyanlarla yaptıkları savaşlarda kahramanlıklar gösteren Abdullah isimli bir kişinin kahramanlıkları, zamanla bu destanı doğurmuştur. Battal Gazi, Müslümanlığı yaymak için insanların yanı sıra; büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. Destanda ayrıca Battal Gazi’nin üstün donanımlı atı “Aşkar Devzâde” de önemli bir yer tutar.

Danişment Gazi Destanı: Anadolu’nun fethi ve bu mücadelenin kahramanları anlatılır. Olayların tarihî gerçeklere uygunluğundan, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmasından, Anadolu coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir.

Köroğlu Destanı: Destanın kahramanı Köroğlu’nun, Bolu Beyi’nin yaptığı zulümleri engellemek için ortaya koyduğu kahramanlıklar anlatılır. Etrafına yiğitler toplayan Köroğlu, Bolu Beyi tarafından gözlerine mil çekilerek kör edilen babasının intikamını almak için dağlara çıkar. Yaşamını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre: “Silah icat edildi, mertlik bozuldu.” demiş ve kırklara karışmıştır.

Dünya edebiyatındaki bazı doğal destanlar ve ulusları:

– Alp Er Tunga, Manas… – Türk

– İlyada, Odysseia – Yunan

– Şehname – İran

– Kalevala- Fin

– Ramayana, Mahabarata – Hint

– Nibelungen – Alman

– Gılgamış – Sümer

– Chanson de Roland – Fransız

– Beovvulf – İngiliz

– Le Cid – İspanyol

– İgor – Rus

– Şinto- Japon

Masal

Halk dilinde anlatılarak oluşmuş, bir sanatçı tarafından sonradan yazıya geçirilmiş, olağanüstü olayların anlatıldığı sözlü edebiyat ürünüdür.

– Olaylar, bütünüyle hayal ürünüdür.

– Tekrar edilen kalıplaşmış bölümler (tekerleme) vardır.

– Masal kahramanları, belli bir toplumun bilinen bir zamanda yaşamış kişileri değildir. Her ülke ve zamanda olabilecek padişah, vezir, bezirgan, köylü, kadı, derviş, ırgat, harami gibi sembol tiplerdir. Kahramanlar arasında genellikle cüceler, gulyabaniler, periler, devler, alev püsküren ejderhalar, cadılar da yer alır.

– İyi kahramanlar hep iyi, kötü kahramanlar hep kötüdür. Masalın sonunda iyi kahramanlar ödüllendirilirken kötü kahramanlar cezalandırılır. Masallarda her şey tatlıya bağlandığı için kötü tiplerin kötülükleri ve hainlikleri üstünde fazla durulmaz. Kötüler, korkunç olmaktansa gülünç edilirler. Eşkıyalar, iyi yüreklidir, hırsızlar bile masumdur. Bunlardan çok zalim olanlar, hemen sert cezalara çarpılıp yok edilirler. İyiler, en sona kadar yaşayıp mutlu olurlar.

– Masallarda mekân büsbütün gerçek dışı ülkelerdir. Masal çevreleri hiçbir coğrafi mekâna bağlanamaz. “Kaf dağı”, “Yedi Derya Adası”, “Çin-Maçin” gibi haritada bulunmayan ülkeler veya “iki memleket arası”, “yedi kat yerin altı”, “yerin yedi kat üstü” gibi hayalde tasarlanan yerler, masal kişilerinin sırf gerçek dışı çevrelerde yaşatılmış timsaller olduğunu gösterir. Ba-zen İstanbul, Erzurum, İsfehan, Halep gibi gerçek şehirlerin masallarda geçtiği olursa da bunlar sadece birer isimden ibarettir. Kahramanların bu şehirlerle ilgisi gösterilemez. Ne zaman, hangi semtte yaşadıkları bilinmez.

– Masallarda çevre tasvirleri büsbütün yok değildir. Ancak, bu tasvirler gözleme değil, hayale dayanmaktadır. Bunlar, dünyadan seçilen unsurlarla donatılmış fakat dünyada rastlanması imkânsız olan bahçeler, saraylar, ırmaklar, şehirlerdir.

– Masallardaki zamanın gerçek zamanla ilgisi yoktur. Zaman, ne kesin ne de yaklaşık olarak tahmin edilebilir. Zaten, masalların “Evvel zaman içinde… Bir varmış bir yokmuş…” gibi döşemelerle başlaması, dinleyiciyi hayal atmosferine sokarak geçmiş zamanı iyice belirsiz kılmak içindir. Olaylar, -miş’li geçmiş zaman kullanılarak anlatılır.

– Sözlü halk verimi olan masallar kuşaktan kuşağa söz yolu ile geçmiştir. Usta masal söyleyiciler, onları her anlatışlarında biraz değiştirmişlerdir. Şu hâlde masal üslûbu bir söyleyiş üslûbudur. Konusu aynı olan bir masalın, yüzlerce değişik söylenişi bulunabilir.

– Masallarda asla ayrıntılara sapılmaz. Zaman ve mekânlar arasında büyük boşluklar bırakılır. Kırk yıl hatta bin yıllık zaman bir çift söz ile geçiştirilir. Çünkü masalın baş özelliği çabukluktur. Masalcı, kahramanın bütün hayat safhalarını izlemez, yalnız çok önemli vakalar üstünde durur. Bunun için anlatışı kısa sürer. Masalı, halk hikâyeleri ile destanlardan ayıran önemli bir özelliği de budur.

– Eğitici ve öğretici nitelikler taşır. Bu niteliklerinden dolayı uzun kış gecelerinde, kadınlı çocuklu meclislerde masallar söylenmiştir.

– Daha çok, evrensel konular dile getirilir. Masallarda, milletleri birbirinden ayıran unsurlar değil; hepsinde ortak olan duygu ve özlemler işlenmiştir. Millî özellikler gibi, dinî inançlar da az görülür. Masalı destan, menkıbe ve efsaneden ayıran bu din dişilik özelliği de önemlidir.

– Edebiyatımızda Eflatun Cem Güney, masallarımızı derleyip yazıya geçirmiştir. Edebiyatımızda Keloğlan en tanınmış masal kahramanıdır.

– Alman edebiyatından Grimm Kardeşler, uluslarının masallarını derleyerek yazıya geçirmişlerdir. Pamuk Prensesle Yedi Cüceler, Bremen Mızıkacıları, Kül Kedisi bu sanatçıların en tanınmış yapıtlarıdır.

Masalın Bölümleri

1) Döşeme (Giriş): Masalcının, dinleyicileri masal atmosferine hazırlamak, onları biraz güldürmek, biraz da ustalığını göstermek için düzüp koştuğu sözler zinciridir. Bunların çoğunu gelenekten alır, biraz da kendi icatlarını katar. Döşemeye ilgili ilgisiz, manâlı mânâsız birçok sözler doldurur. Söz zincirleri arasındaki seciler ahengi ve bağlantıyı kurmaktadır. Bu bölümde söylenegelen bazı kalıplaşmış tekerlemeler (Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel ülkelerden birinde, bir padişah yaşarmış…) kullanıldıktan sonra belirsiz bir yerden söz edilir. Bunun için de “Gökle yerin birleştiği yerde, çok uzaklarda, Kafdağı’nın ardında… Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, altı ay bir güz gittik… Bir de arkamıza baktık ki arpa boyu yer gitmişiz. Yine kalktık gittik gide gide gittik… Göründü Çin Maçın padişahının bağları.” gibi ifadeler kullanılır. Kahramanlar kısaca tanıtıldıktan sonra masala girilir.

2) Olay (Gelişme): Olay bölümü de kendi arasında “Giriş, Gelişme, Sonuç” bölümlerine ayrılır. Bu bölümde söz ve hikâye anlatma kudreti masalcının ustalığına kalmıştır. Masalın temel varlığını ortaya koyan bu bölüm, başkahramanın başından önemli bir olay geçmesiyle başlar. Sonra masala, çoğu kötü olarak tanınan kahramanlar girer. Bu bölümün sonlarına doğru, kötü kahramanlar bir bir yenilerek cezalandırılır.

3) Dilek (Sonuç): Genellikle başkahramanın galibiyeti ve iyi huylu kahramanların ödüllendirilmesi tekerlemeler eşliğinde dile getirilir. Bazen de kötü huylu kahramanların yaptıkları kötülüklerden pişmanlık duyarak iyi huylu olmaya karar verdikleri görülür. Masal güzel bir sonuca bağlanır. Masalcı, kahramanların iyi bahtını, dinleyiciler için de temenni etmeye başlar. Dilek bölümü de kalıplaşmış bir kaç sözden (Onlar ermiş muradına, darısı buradakilerin başına… Gökten üç elma düşmüş görenlerin başına, birisi bu masalı düzüp koşana, birisi oturup dinleyene, birisini de okuyup üfledim talanın ruhuna yolladım.) ibarettir.

Halk Hikâyeleri

Hikâyeci âşıkların köy odalarında, düğün meclislerinde, kasaba ve kentlerin kahvehanelerinde saz eşliğinde anlattıkları hikâyelerdir. Bu hikâyeci âşıklar, okuryazar, az çok kültürlü kişilerdir. Türk edebiyatında bu özelliğe sahip ilk örnek Dede Korkut Hikâyeleridir. Genellikle aşk konusunun işlendiği halk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlık konularıyla dinî konuların işlendiği de görülmüştür.

Halk Hikâyelerinin Oluşumu ve Gelişimi

Türklerin göçebe-bozkır hayatından, yerleşik hayata geçmeleriyle birlikte toplum içi çatışmalar başlamış ve bireyin kendi problemleri ortaya çıkmıştır. Halk hikâyeleri, bu dönemde oluşturulmaya başlanmıştır.

Belli bir zamanda ve belli bir yerde, çoğunlukla bir müzik aleti eşliğinde, profesyonel anlatıcılar tarafından icra edilir ve bu anlatıcılar, usta-çırak ilişkisi içinde yetişmektedir. Sonraki dönemlerde meddahlar tarafından anlatılan hikâyelerde müzik aleti kullanılmıştır.

Yerleşik hayata geçtikten sonra ortaya çıkan bir türdür. Bu nedenle hikâyelerde olayların geçtiği mekânlar çoğunlukla bellidir.

Halk Hikâyelerinin İşlevi

Temelde, eğlendirme ve hoşça vakit geçirme amacıyla ortaya konmuştur. Toplu eğlence imkânlarının sınırlı olduğu dönemde özellikle akşamları insanların eğlence ihtiyaçlarını karşılamışlardır.

Bilgilendirme ve eğitme işlevlerini de üstlenirler. Hikâyelerde geçen belirli yer adları, tarihî şahıs ve mekânlar gibi konular hakkında dinleyicilerin bilgilenmesini sağlamaktadır.

Yaşanan birtakım sosyal olaylardan ve toplum içerisindeki ilişkilerden hareketle, gelecek nesillere kıssadan hisse çıkarma mahiyetinde davranış kalıplarını naklederler. Hikâyelerde sabır ve sadakat gösterenlerin muratlarına ermeleri, iyilerin ödüllendirip kötülerin cezalandırılması, yalan ve hilenin kötülüğü, sevginin “hak âşığı” şeklinde yüceltilerek verilmesi gibi hususlar bu duruma verilebilecek örneklerden bazılarıdır.

Halk Hikâyelerinin Şekil Özellikleri

Nazım-nesir karışımı bir yapıya sahiptir.

Sözlü örneklerinde sade ve anlaşılır bir dil kullanılırken yazma nüshalarında dil işlenerek ağırlaştırılır. Sözlü örneklerde, yazılı nüshalara göre şiirler daha az ve daha kısadır. Masal, efsane, fıkra, dua, beddua, atasözü, deyim gibi sözlü kültür ortamında oluşturulan diğer türlerden örnekler barındırır. Sanatsal şekilde oluşturulmuştur. Bu nedenle tasvirlere, şiirlere, kalıplaşmış ifadelere yer verir.

Halk Hikâyelerinin İçerik Özellikleri

Konusu temelde bir aşk ya da kahramanlıktır. Bazı hikâyeler bu iki konuyu i birlikte işler.

Ortaya çıktığı dönemdeki tarihî olayları da konu olarak alabilir. Bu durum, hikâye gerçekliği içinde işlenir.

» Kahramanların doğumu destanlardaki kadar olağanüstü unsurlar içermemekle birlikte, çocuksuzluk sonrasında çeşitli dinî ve büyüsel işlemlere başvurarak dünyaya geldikleri görülmektedir. Bu durum uzun mesafelerin kısa zamanda, olağanüstü bir şekilde aşılmasında da söz konusudur.

Hikâyelerde pir, derviş, Hızır gibi tabiatüstü güçlere sahip kişiler kahramanın doğumuyla ilgili ya da diğer bölümlerde yardımcı unsur olarak yer alır.

Kahramanlar veya yardımcı şahıslar, çeşitli tabiat varlıklarıyla veya hayvanlarla konuşup dertleşirler ve bazen onlarla sevdiklerine haber gönderirler.

Kahramanlar genellikle dört şekilde âşık olur: 1) Bade içme, 2) Resme bakarak âşık olma, 3) İlk görüşte âşık olma, 4) Aynı evde büyüyen kahramanlar kardeş olmadıklarını öğrenince.

Dua ve beddualar önemli bir yer tutar. Kahramanların yaptığı dua ve beddualar mutlaka kabul edilir. Kahramanın en büyük yardımcısı Hz. Hızır, ondan sonra atıdır.

Yerleşik hayata geçtikten sonra oluşturulsa da göçebe hayatının bazı unsurlarını içlerinde barındırır. Genellikle mutlu bir sonla biter.

Halk hikâyeleri konularına göre üçe ayrılır:

1) Aşk Hikâyeleri: Toplumun belleğinde çok uzun süre yaşayan aşkların hikâyeleştirildiği sevgi temalı halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere Elif ile Mahmut, Derdiyok ile Zülfü-siyah, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kanber, Ta- hir ile Zühre, Ercişli Emrah ile Selvihan vb. örnek verilebilir.

2) Dinî Temalı Kahramanlık Hikâyeleri: Tarihe mal olmuş kahramanları veya dinsel açıdan önemli kabul edilen erdemli kişileri konu edinen halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere Danişment Gazi ile ilgili hikâyeler, Hayber Kalesi, Van Kalesi gibi Hz. Ali ile ilgili hikâyeler örnek verilebilir.

3) Destansı halk hikâyeleri: içinde destana ait bazı özellikleri barındıran halk hikâyeleridir. Bu hikâyelere Dede Korkut Hikâyeleri ve Köroğlu Hikâyesi örnek gösterilebilir.

Halk Hikâyelerinin Bölümleri

1) Döşeme: Manzum veya mensur cümlelerden oluşan kalıplaşmış bir giriştir. Hikâyenin geçtiği yer ve zaman, hikâyenin kahramanları ve bunların aileleri tanıtılır.

2) Hikâyenin Asıl Konusu: Aşk hikâyelerinde âşığın sevgilisine kavuşmak için çektiği sıkıntılar; dinî-destani hikâyelerde ise, din ve kahramanlık konuları ağır basar.

3) Dua: Aşk hikâyelerinin büyük bir çoğunluğu sevgililer vuslata ermeden bi- ter. Hikâyenin sonunda dua edilerek hikâye bitirilir.

Mesnevi

Aşk, tarihî olaylar, din ve tasavvuf konularıyla birlikte, çeşitli toplumsal konuların işlendiği uzun şiirlerdir. Divan edebiyatında roman ve öykü gibi türler olmadığı için, mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. İran edebiyatında ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatına girişi 11. yüzyılda Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” adlı yapıtıyla olmuştur.

Mesnevinin Özellikleri

– Beyit sayısı ve konu bakımından sınırlama yoktur.

– Uyak düzeni aa, bb, cc, dd, ee… şeklindedir.

– Beyitler arasında anlam bütünlüğü vardır.

– Daha çok, aruzun kısa kalıplarıyla yazılır.

– Genellikle, öyküleme gerektiren konular işlenmiştir.

– Arap ve Türk edebiyatına İranlIlardan geçmiştir.

Mesnevinin Bölümleri

1) Dibace: Mesnevinin önsözüdür. Manzum veya mensur olabilir.

2) Tevhid: Allah’ın birliği ve bütünlüğü anlatılır.

3) Münacaat: Allah’a yalvarış ve yakarışlarda bulunulur.

4) Naat: Hz. Muhammed (sav) övülür.

5) Miraciye: Miraç olayı anlatılır.

6) Medh-i Çihar-yâr-i Güzîn: Genellikle dört halife övülür. Dört halife dışında devrin büyükleri de övülebilir.

7) Medhiye: Yapıtın sunulacağı kişiye övgülerde bulunulur.

8) Sebeb-i Telif: Mesnevinin yazılış nedeni belirtilir.

9) Âgâz-ı Dâstan: Mesnevinin asıl konusunun bulunduğu bölümdür.

10) Hatime: Mesnevinin bittiğini belirten bölümdür.

Konularına Göre Mesneviler

1) Destanlar, savaş ve kahramanlık konularını işleyen mesneviler: İskendername (Ahmedi), Şehname (Firdevsi)…

2) Aşk hikâyelerini konu alan mesneviler: Leyla vü Mecnun (Fuzuli), Hüsrev ü Şirin (Şeyhi), Yusuf ü Zeliha (Taşlıcalı Yahya)…

3) Dinî ve tasavvuf konulu mesneviler: Vesiletü’n-Necat (Süleyman Çelebi), Mesnevi (Mevlana Celaleddin Rumi), Hüsn ü Aşk (Şeyh Galib)…

4) Ahlakî konulu didaktik mesneviler: Risaletü’n Nushiyye (Yunus Emre), Hayriyye (Nabi), Hayrabad (Nabi), Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib)…

5) Şehirleri anlatan mesneviler: Şehrengiz-i Bursa (Lamiî), Hubanname (Enderunlu Fazıl)…

6) Eğlence ve düğünleri anlatan mesneviler: Surname (Vehbi)…

7) Mizahi ya da eleştirel mesneviler: Hamame (Şeyhi)…

Hamse: Bir şairin beş mesnevisinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan yapıttır. Hamse yazarı şairler hamse şairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda gelişmeye başlamıştır. İlk hamseyi Çağatay şairi Ali Şir Nevai yazmıştır. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan şâir de Nizami Gencevi’dir. Hamse türüne düzyazının girişi ise 17. yüzyılda gerçekleşti. Nergisi, hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. Çoğunlukla hüzünlü aşkların konu edinildiği hamselerde soyut kavramları işleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebî çevrelerde büyük saygı görürdü.

HAMSE SAHİBİ DİVAN SANATÇILARI VE YAPITLARI

ALI ŞİR NEVAİ

1) Hayret-ül Ebrar

2) Ferhad u Şirin

3) Leyla ve Mecnun

4) Seba-i Seyyare

5) Sedd-i İskenderî

TAŞLICALI YAHYA

1) Şah u Geda

2) Gencine-i Raz

3) Gülşen-i Envar

4) Kiab-ı Usul

5) Yusuf u Züleyha

NEVIZADE ATAİ

1) Âlemnüma

2) Heft Han

3) Sohbetü’l Ebkâr

4) Nefhatü’l Ezhar

5) Hilyet-ül-Efkâr

NERGİSİ

1) Nihalistan

2) Meşakü I Uşşak

3) Gazevat-ı Mesleme

4) İksir-i Saadet

5) Kanunü’r Reşad

GENCELİ NİZAMİ

1) Mahzen-i Esrar

2) Hüsrev ü Şirin

3) Leyla vü Mecnun

4) Heft Peyker

5) Iskendername

Manzum Hikâye

Nazım şeklinde yazılan hikâyelere manzum hikâye denir. Manzum hikâyenin hikâyeden tek farkı şiir biçiminde yazılmış olmasıdır. Bu tür hikâyelerde öğretici nitelikler görülür. Hikâyede bulunan bütün özellikler (olay, yer, zaman, kişiler) manzum hikâyede de bulunur. Divan edebiyatında uzun hikâyeler mesnevi türü ile yazılırdı. Tanzimat’tan itibaren ortaya çıkan manzum hikâye türü kafiyeli ve redifli, şiir biçiminde hikâye yazma amacı taşır.

Tanzimat Dönemi’nde Recaizade Mahmut Ekrem ile Muallim Naci’nin öncülük ettiği manzum hikâye, Servet-i Fünun Döneminde daha etkili hâle gelmeye başlamıştır. Bu türün en önemli iki temsilcisi Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy’dur. Tevfik Fikret’in Balıkçılar ve Hasta Çocuk gibi önemli manzum hikâyeleri vardır. Mehmet Akif Ersoy’un ise Seyfi Baba, Mahalle Kahvesi, Küfe, Hasta gibi önemli manzum hikâyeleri bulunmaktadır.

Manzum hikâyeler genellikle bir çevre tasviriyle başlar, ardından o çevrede bulunan kişiler anlatılır. Daha sonra ise olay anlatılır. Amaç okuyucuya bu bölümde ders veya öğüt vermektir. Bu yüzden daha çok ders veren, eğitici, öğretici, etkileyici konular seçilir.

– Nazmın nesre yaklaştırmasıyla ortaya çıkan bir türdür.

– Toplumu ilgilendiren olaylar işlenir.

– Didaktik şiir özelliği gösterir.

– Ölçü ve uyağa dikkat edilir.

– Karşılıklı konuşmalara yer verilir.

– Dizelerin uzunlukları aynı olmayabilir.

Hikâye (Öykü)

Gerçek ya da gerçekleşmesi mümkün olay ve durumları; yer, zaman ve kişiye bağlı olarak yüzeysel bir biçimde anlatan dar kapsamlı ve kısa yazılardan oluşan yapıtlardır. Dar bir kahraman kadrosu olan bu yapıtlarda, kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır. Genellikle kişilerin tek yönü üzerinde durulur.

Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebî kimliğini kazandıran, İtalyan yazar Boccacio’dur. Rönesans’tan sonra hızla gelişen hikâye 19. yüzyılda edebiyatın en yaygın türlerinden biri olmuştur. Aynı yüzyılda, Tanzimat’ın ilânını takiben Batı’nın etkisiyle edebiyatımıza giren kısa hikâyeden önce Türk edebiyatının yüzyıllar süren sağlam bir hikâye geleneği vardır. Batılı anlamda hikâye, Tanzimat’tan sonra edebiyatımıza girmiş bir türdür. Edebiyatımızda ilk örneği Ahmet Mithat Efendi tarafından kaleme alınan Letaif-i Rivayat; ilk realist örneği ise Samipaşazade Sezai tarafından yazılan Küçük Şeyler adlı yapıttır.

Öyküde; serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur:

1) Serim Bölümü: Olayın geçtiği ortamın ve kişilerinin tanıtıldığı, yer ve zamanın belirtildiği bölümdür.

2) Düğüm Bölümü: Bu bölüm, başlayan olayın ne şekilde gelişeceğinin belirlendiği bölümdür. Bu bölümde olaylar gelişir ve merak öğesi yoğunlaşır.

3) Çözüm Bölümü: Öyküde ele alınan olayın sonuçlandığı bölümdür. Olaylar sona erer, yazarın amacı anlaşılır, olaylar çözümlenir.

Öykü, yapı ve içerik bakımından üç gruba ayrılır:

a) Olay Öyküsü: Bir olay üzerine temellendirilen öykü türüdür. Bu tür öykülerde olaylar; serim, düğüm ve çözüm bölümlerine uygun olarak anlatılır. Olayların gelişiminde kişi, yer ve zaman öğeleri göz önünde bulundurulur. Bu türün, dünya edebiyatında ilk örneğini Guy de Maupassant verdiğinden bu öykü türü, “Maupassant tarzı öykü” diye de anılmaktadır. Bu türün, edebiyatımızda ilk temsilcisi Ömer Seyfettin’dir.

b) Durum Öyküsü: Sosyal olgulara, duygu ve düşüncelere önem verilir; olay anlatımına dayanmaz. Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz. Duygu, düşünce ve hayaller ön planda olduğundan, zaman, yer ve yaşam koşulları ikinci planda yer alır. Bunlar anlatımda okuyucuya sezdirilir. Bu türün, dünya edebiyatında ilk örneğini Anton Çehov verdiğinden bu öykü türü, “Çe- hov tarzı öykü” diye de anılmaktadır. Bu türün, edebiyatımızda ilk temsilcileri Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal’dır.

c) Modern Öykü: İnsanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekler; hayaller ve birtakım olağanüstülüklerle gösterilir. Kurucusu Franz Kafka’dır. Bizdeki en önemli temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak irdeler biçimde gözler önüne serer.

Roman

Roman teriminin kaynağı, Latince; gerçek veya gerçeğe yakın, hayalî bir olayın nesirle hikâyesi anlamına gelen “romanus” kelimesidir. Roman, düzyazıdan yararlanılarak kaleme alınan bir edebiyat türüdür. İnsanların maceralarını, iç alemlerini, toplumsal bir olayı ya da durumu ayrıntılı bir biçimde anlatan türdür. Bir diğer tanıma göre de olmuş veya olabilecek olayları işleyen uzun edebiyat yapıtlarıdır. Bu tanımlara göre romanın temel özellikleri; geniş kapsamlı olması, kahramanlarının çok sayıda olması, kahramanların ve özellikle başkahramanın hayatının ayrıntılı bir biçimde ele alınması, genelde olayların geniş bir zaman aralığına yayılmış olmasıdır.

Roman türü; destan, masal ve mesnevilerin zamanla gerçek dışı öğelerinden sıyrılarak yaşanabilir biçime getirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Çoğu hayal ürünü olduğu hâlde, anlatılanlar gerçekmiş gibi okuyucuyu etkiler.

Romanda olaylar anlatılırken genellikle şu yöntemlerden yararlanılır:

– Olaylar kimi zaman üçüncü kişinin ağzından, kimi zaman da birinci kişinin ağzından aktarılır.

– Roman, karakterlerin birinin ya da birkaçının yazdığı hatıra defteri şeklinde de olabilir.

– Roman kahramanlarının birbirlerine gönderdikleri mektuplar da romanı meydana getirebilir.

Roman teorisini oluşturmaya çalışan yazarlardan Henry James, “Roman, hayatı temsil etmek için vardır.” görüşünü savunur. Forster, romanı yapısal bakımdan bir başlangıcı, bir gelişimi ve sonucu olan, uyumluluk, bütünlük ve süreklilik gösteren anlatım diye tanımlar. Realist romancı Stendhal ise romanı “yol boyunca gezdirilen bir ayna” olarak kabul eder.

Türk edebiyatında geleneği olmayan roman türü, edebiyatımıza Tanzimat’tan sonra girer. Cumhuriyet’le birlikte hızla gelişen ve çeşitlenen Türk romanı, günümüzde çeşitli dillere çevrilmiş eserleri, uluslararası roman ödülüne lâyık görülmüş sanatçılarıyla, sosyal işlevini ve gelişimini sürdürmektedir.

ÖNEMLİ NOTLAR:

– Edebiyatımızda ilk yerli roman:

– Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat – Şemsettin Sami

– Edebiyatımızda ilk çeviri roman:

– Telemaque – Yusuf Kâmil Paşa (Fenelon’dan)

– Edebiyatımızda ilk edebî roman:

– İntibah – Namık Kemal

– Edebiyatımızda ilk tarihî roman:

– Cezmi – Namık Kemal

– Edebiyatımızda ilk realist roman:

– Araba Sevdası – Recaizade Mahmut Ekrem

– Edebiyatımızda Batılı anlamda ilk roman:

– Mâi ve Siyah – Halit Ziya Uşaklıgil

– Edebiyatımızda ilk psikolojik roman:

– Eylül – Mehmet Rauf

– Edebiyatımızda ilk köy romanı:

– Karabibik – Nabizade Nazım

Roman Türünün Gelişimi

Roman, diğer edebiyat türleriyle kıyaslandığında oldukça yeni bir edebiyat türüdür. Geçmişi fazla olmamasına rağmen, çok sayıda ve çeşitte romanlar kaleme alınmıştır. Bu da, romanın genel bir tanımını yapmayı zorlaştırmıştır. Bu yüzden yazar, eleştirmen ve kuramcıların roman tanımları birbirine benzemez.

Roman, 18 ve 19. yüzyıllarda gelişme göstermiştir. Bu gelişmenin sebepleri arasında, basım tekniğinin ilerlemesi, okuryazarlığın halk arasında yaygınlaşması sonucu yazarların halka yönelmesi ve halktan insanların günlük yaşamlarının ele alınması vardır. Böylelikle roman, 19. yüzyılda özellikle İngiltere (Charles Dickens), Fransa (Victor Hugo, Balzac, Gustave Flaubert, Emile Zola) ve Rusya’da (Tolstoy, Dostoyevski) gelişmeye başlamıştır.

19. yüzyıl romanının en temel özellikleri, anlatımda art ardalık, olay örgüsü, mekân ve kahramanlarının ayrıntılı anlatılmasıdır. Klasik gerçekçi çizginin bütün özelliklerine sahip olan bu romanlar eleştirici bir anlatıma sahiptir.

20. yüzyılda roman anlayışında önemli değişiklikler olmuştur. Roman; psikoloji, sosyoloji ve tarih alanlarındaki gelişmelerden etkilenmiştir. Bu dönem romanını etkileyen bir başka unsur ise Einstein’in görecelik ilkesidir. Bu ilke, zaman konusunda romana yeni bir boyut katmıştır. Bu dönem romanlarının özelliklerinden biri de yazarların dış dünyayı yani toplumu değil, insanın iç dünyasını, duygularını ele almasıdır.

20. yüzyıl başlarında M. Proust, H. James ve J. Conrad gibi yazarlar klasik gerçekçi roman anlayışından daha farklı bir roman geleneği başlatmıştır. Yeni roman; James Joyce, Franz Kafka, Virginia Woolf, Faulkner ve daha birçok yazar tarafından geliştirilerek 1920’li yıllarda zirveye ulaşmıştır. Daha çok modernist olarak anılan yeni romanda, olay örgüsü, anlatımda art ardalık, karakter gibi unsurlar önemlerini kaybederek örüntü, simge, imge, ritim, bakış açısı gibi unsurlar ön plana çıkmıştır.

Çağdaş yazarlar, zaman kavramına da yeni boyutlar eklemişlerdir. Bu yazarlar, “insanın asıl önemli ve anlamlı yaşamının, saatlerce ölçülmeyen bilinç dünyasında geçtiğini” düşünerek kişilerin zihinlerinde akıp giden duygu ve düşünceleri ön plana almışlardır. Böylece modern romanlarda, olayların kapsadığı zaman süresi de oldukça az olmuştur.

1950-196O’lı yıllar, roman alanında yeni gelişmelerin olduğu bir devirdir. Post- modernist adı verilen çağdaş roman akımı ilk eserlerini bu dönemde vermeye başlamıştır. Post-modernist roman akımı, 19. yüzyıl klasik gerçekçi ve modernist roman anlayışını reddetmiştir. Post-modernist romancılara göre, romanın görevi, insan, toplum ya da dünya hakkında düşüncelerini belirtmek, gerçekliği aktarmak değildir. Modernist sanatçıların şekil kaygıları da post- modernist romanlarda görülmemektedir.

Çağdaş romanda anlatım teknikleri önemli bir yere sahiptir. Modern romanlarda sadece bir teknikten faydalanılmaz. Aynı romanda birden çok teknikten yararlanılabilir. Aynı şekilde yazar, anlatım şeklini de roman dokusu içinde değiştirebilmektedir.

Çağdaş Romanlarda Kullanılan Başlıca Anlatım Teknikleri

1) Geriye Dönüş: Zamanın kurgulanmasında kullanılan bir teknik olan geriye dönüş (flashback), sinema sanatından edebiyata aktarılmış bir tekniktir. Geriye dönüş tekniği, anlatma zamanı ile ilgili bir problemdir. Anlatıcı, olayı içinde bulunduğu şimdiki zamandan alıp karakterin geçmişine ya da olayın meydana geldiği zamana gider. Geriye dönüş tekniği, hatırlama yoluyla gerçekleştirilir.

2) Bilinç Akımı: Bu tekniğin en önemli özelliği, iç konuşmalara yer vermesidir. İç monologlar, mantık süzgecinden geçerek değil de gerçekte insan bilinci nasıl çalışıyorsa parça parça ve dağınık çağrışımlar şeklinde verilir. Hiç nokta kullanılmadan sayfalarca devam eden anlatım, bilinç akımı tekniğinin ilginç bir örneğidir. Romancılar, modern ve sonrasında postmodern zamanların sancılarını tüm içtenliğiyle duyan bireyin iç dünyasını anlatabilmek, daha doğru bir ifadeyle gösterebilmek için bu teknikten yararlanmaktadır. Bilinç akımı zaman zaman iç monolog tekniğiyle karıştırılmaktadır. Gerçekten de birbirine çok benzeyen bu iki teknik arasında aslında çok önemli farklar bulunmaktadır. İç monologda anlatılanlar, belli bir mantık ve düzene sahiptir. Ayrıca cümleler gramer kurallarına uygun bir biçimde kurulmuştur. Bilinç akımında ise böyle bir zorunluluk yoktur. Bilinç akımı ile yazılmış öykü ve romanlarda, sözcüklerin anlam ve çağrışım gücüne yaslanarak dilin olanaklarının en geniş anlamda kullanıldığı görülür.

3) İç Monolog: İç monolog (iç konuşma) tekniği, roman karakterinin kendi iç sesi ile baş başa kaldığı, bir bakıma hesaplaştığı tekniktir. Bu teknik de, bilinç akımı gibi 20. yüzyılın kendisine ve topluma yabancılaşmış, başkalarıyla diyalog kuramayan, karamsar, yalnız insanının iç dünyasını yansıtmak için kullanılan bir tekniktir. İç monolog, bilinç akımından farklıdır. İç monologda kişi, karşısında biri varmış gibi belli bir düzen çerçevesinde konuşur. Cümleler akla ve dil bilgisi kurallarına uygundur. Dil, doğal ve yalındır.

4) Montaj Tekniği: Bunda, daha önce anlatılan farklı anlatım parçaları romanın bir parçası olarak kullanılır. Gazete kupürleri, radyo haberleri, reklamlar, farklı edebî metinler roman kompozisyonuna eklenir ve değerlendirilir.

5) Leitmotiv Tekniği: Batı romanında çok kullanılan tekniklerden biridir. Leitmotiv, bir alıntının, belli bir davranış şeklinin ya da belli bir özelliğin romanda sürekli tekrar edilmesidir. Leitmotiv, aslında müzik sanatından edebiyata geçmiş bir terimdir. Bu teknik sayesinde müzikte, belli aralıklarla tekrarlanan seslerle, hem ritim ve hem de süreklilik elde edilir. Dolayısıyla dinleyen üzerinde hoş bir etki bırakılır.

6) Tasvir: Tasvir (betimleme), resim sanatından edebiyata geçmiş bir anlatım tekniğidir. Bu teknikle, kurmaca içindeki kişilerin yaşadığı olayların geçtiği mekânlar ve eşya, kelimelerle adeta resmedilir. Modernist yapıtlarda tasvir, anlatılanları somutlaştırmaktan çok sezdirmek için yapılmıştır.

7) Metinler Arasılık: Bir yazarın, başka bir yazarın metninden parçaları kendi metninin bağlamında kaynaştırarak yeniden yazmasıdır. Metinler arasılık, yalnızca bir metni başka bir metne aktarmak değil, böyle bir eylemle yeni bir anlam üretme işlemidir.

Konularına Göre Başlıca Roman Türleri

1) Macera Romanı: Günlük yaşamda gerçekleşmesi çok zor olan, şaşırtıcı, gizemli olayları sürükleyici bir anlatımla ele alan romanlardır. Bu tür romanlarda “olay” her şey demektir. Romancı, okuyucunun merakını hep zirvede tutar. Bu romanlarda olayların akışına uygun olarak çok zengin ve değişken bir çevre anlatımı vardır. Kahramanlar olay ekseninde sürekli hareket hâlindedir. Bu romanlarda okuyucuya hoşça vakit geçirtmek amaçlanır.

2) Tarihî Roman: Konularını tarihte yaşamış kahramanlarla, onları kuşatan gerçek veya hayalî kişilerin hayat ve maceralarından alan roman türüdür. Ancak tarihten daha derinlerde yatan insanla ilgili daha evrensel bir gerçeği araştırmak amacıyla da yazılır. Yazar, tarihî gerçekleri kendi hayal gücü ile birleştirerek anlatır. Tarihî romanın en belirgin özelliği geçmişe dayanması ve geçmişi günümüze taşımasıdır.

3) Tahlil Romanı: İnsanların ruhsal ve psikolojik durumlarını, olaylar karşısındaki tepkilerini ve davranış biçimlerini işleyen roman türüdür. Ruhun derinliklerine inilir, bilinçaltındaki gizemli istekler açığa çıkarılmaya çalışılır. Bu nedenle bu romanlara psikolojik roman da denir.

4) Biyografik Roman: Bu romanda hikâye, gerçekten yaşamış bir bireyin karakteri üzerine inşa edilir. Amaç, insanı insana tanıtmaktır.

5) Töre Romanı: Bir toplumun belli bir dönem ve çevre içindeki gelenek ve göreneklerini işleyen romanlardır.

6) Sosyal Roman: Toplumsal sorunların işlendiği romanlardır. Bu tür romanlarda ekonomik sorunlar, sınıflar arası çatışmalar, rejim değişiklikleri, esaret, göç gibi toplumsal yaşamı doğrudan ilgilendiren konular anlatılır.

7) Egzotik Roman: Konuları yabancı ülkelerde geçen romanlardır.

8) Köy Romanı: Köy yaşamını, köylünün toplumsal sorunlarını konu edinir.

9) Fantastik Roman: Bu romanlarda olağan ve olağandışı birlikte kullanılır. Olağandışı anlatımlarda, doğaüstü varlıklar ve olaylar açıklamaya gerek görülmeden ve sorgulanmadan kabul görür.

10) Pikaresk Roman: Çoğunlukla ahlak yönünden zayıf bir kahramanın başıboş gezginlik yaşamında yaşadığı olayları gevşek ve rahat bir üslupla anlatır.

11) Gotik Roman: İngiliz ve Amerikan romancılığına özgü bir türdür. 18. yüzyılın akılcılığına karşı çıkan bir türdür. Karanlık, korkutucu, çılgınlıklarla dolu bir ortamda geçen kanlı, şeytani, büyülü olayları konu alır.

Akımlarına Göre Başlıca Roman Türleri

1) Romantik Roman: Romantizm akımının etkisinde kaleme alınan romanlardır. Yazar kendi duygu, düşünce, hayal, anı ve izlenimlerinden yola çıkarak eserini oluşturur. Kişilerin duygularını, arzularını, hislerini, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve gerçek olgular gibi görür. Aynı zamanda acı, keder ve hüzün de bu roman türünün konularındandır.

2) Realist Roman: Gerçekçi akıma uygun olarak gözlem ve deneyimin, duygu ve hayalden daha ön plânda olduğu akımdır.

3) Natüralist Roman: Natüralizm akımına uygun biçimde yazılan romanlardır. Gerçekçiliğin izinden giden natüralizmde, gerçeğe sıkı sıkıya bağlı kalma, yaşamı olduğu gibi aktarma vardır. Bilimsel araştırmalara bağlı kalarak kahramanlarını gözlemlerle seçen romanlardır.

4) Estetik Roman: Belli biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış romanlardır.

5) İzlenimci Roman: Eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların buniarı algılama biçimleri arasındaki farkları ortaya çıkarmaya yönelir. Duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir.

6) Dışavurumcu Roman: 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumculuk, toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşamını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir.

7) Yeni Roman: Aslında dışavurumculuğun izlerini taşır. Özellikle 1930 sonrasında ilk örnekleri görülmeye başlandı. Kendisinden önceki akımlardan hiçbirine benzemeyen, yazma deneyini hatta romanın olanaksızlığını romanın asıl konusu hâline getiren romanlardır. Yeni roman, yazma eyleminin kendisini sorgulamaya yönelir.

Romanda Kişiler, Zaman ve Mekân

1) Kişiler: Romanda olayları yaşayan ya da olayların akışında rolü olan kişiler vardır. Romanda olayların akışını etkileyen insanlar dışında, hayvan, bitki eşya gibi varlıklar vardır. Bunlar da figürlerdir.

Roman kişileri, romandaki rollerine göre iki grupta toplanır. Roman kahramanları da denilen birinci grup kişiler, olayın akışında birinci derecede rol oynarlar. Olaylar, bu kişi ve kişilerin etrafında düğümlenir ve çözülür.

Romandaki kişiler, geniş bir zaman içinde yaşamlarının başından sonuna kadar akışıyla işlenir. Kişilerin özellikle de başkişinin her özelliği üzerinde durulur. Her şey ayrıntılı olarak ele alınır. Kişilerin fizyolojik, psikolojik ve sosyal özellikleri anlatılır. Karakterler ve tipler çizilir.

Tip: Yazınsal yapıtlarda, benzerlerinin ortak niteliklerini kişiliğinde toplayan, bunları belirgin biçimde yansıtan kişilerdir.

Karakter: Yazınsal yapıtlarda olumlu, olumsuz yönleri ile verilen belirli bir tip özelliği göstermeyen kişilerdir. Kendine özgü olup geneli temsil etme özelliği göstermez. Çok yönlü olup değişkenliğe sahip kişilerdir.

2) Zaman: Romanda olayların başlangıcından sonuna kadar geçen süreye zaman denir. Romanda zaman birkaç saat, birkaç gün olabileceği gibi bir İnsan ömrü kadar hatta daha uzun bir süre de olabilir. Romanda iki türlü zaman vardır: Birincisi, olayların yaşandığı, kişilerin içinde bulunduğu gerçek zamandır. İkincisi, roman kişilerinin içinde bulundukları zamandan geriye dönerek anlattıkları, önceden yaşanmış zamandır. Geçmişe ait olan bu tür zamana kozmik zaman denir.

3) Mekân: Hikâyede olduğu gibi romanda da olayların geçtiği yere mekân denir. Romanda hikâyeye göre daha geniş ve genellikle birden fazla mekân vardır. Romanda mekân, hikâyeye göre daha ayrıntılı olarak tasvir edilir. Kişilerin karakteri ile mekân arasında bağlantı kurulur.

Göstermeye Bağlı Edebî Metinleri Tanıma ve İnceleme (Tiyatro)

Göstermeye bağlı edebî metinlerde olaylar dekor, ışık, ses, aksesuarlar sayesinde gerçek hayatta oluyormuş gibi canlandırılır. Dil, çok önemlidir. Bunun için konuşma dilinin canlılığı sahnede verilir.

Tiyatro

Olmuş ya da olabilecek olayların, oyuncular tarafından sahnede oynanması için yazılmış yapıtlardır. Başlangıçta insanları eğlendirme amacıyla ortaya çıkmış olan bu tür, daha sonra gelişerek sadece eğlendirme değil; insanları etkileme, yaşamdan kesitler sunarak onları düşündürme ve eğitme aracı olarak edebiyatta yerini almıştır. Tiyatro, olayları dekorlar ve kişiler yardımıyla günlük hayatta olduğu gibi gözümüzün önünde canlandırır. Bunun için hem göze hem de kulağa hitap eden güzel sanatlardan yararlanır. Söz ve hareketler birbirini tamamlar. Oyuncu ile seyirci bütünleşir. Bu bakımdan edebî türler arasında en canlı, hayata en yakın olanıdır.

Tiyatronun ilk örnekleri Eski Yunan edebiyatı sanatçıları tarafından ortaya konmuştur. Eski Yunan’da (Antik Çağ’da) bağ bozumu tanrısı Dionisos adına düzenlenen dinsel törenlerden doğmuştur. Eski Yunan’da her yıl doğanın canlanışını, bereket ve bolluğu kutlamak için törenler düzenlenirdi. Törenlerde halkın duygu ve düşüncelerini dile getiren bir koro, İlâhiler okurdu. Daha sonraları, Aiskhylos, ilahiler okuyan koronun kaşısına ikinci bir oyuncu çıkarttı. Oyun koro ile aktör adı verilen iki kişinin konuşmaları üzerine kuruldu. Böyle- ce tiyatro doğmuş oldu. Geleneksel Türk tiyatrosunda (Karagöz, Ortaoyunu, Meddah) yazılı kaynaklara pek rastlanmamaktadır. Çok eskiye dayanan geleneksel tiyatromuz, sözlü tiyatro ürünleri olarak değerlendirilmektedir. Edebiyatımızda yazılı ilk tiyatro örnekleri Tanzimat’la birlikte verilir.

Batı Tiyatrosu

Tiyatro yapıtları konularına göre üçe ayrılır:

1) Tragedya

2) Komedya

3) Dram

Tragedya (Trajedi)

Seyircide heyecan, korku ve acıma hissi oluşturarak seyircinin ruhunu arındırmayı amaçlayan tiyatro yapıtlarıdır. Eski Yunan’da din törenlerinde keçi kılığına giren koronun, törenin anlamına uygun bir şekilde şiirleri şarkı biçiminde okuyup dans etmesiyle oluşmuştur. Trajedi türünün ilk temsilcileri; Eski Yunan edebiyatı sanatçıları Aiskhylos, Sophokles, Euripides’tir. 17. yüzyılda yaşamış olan Fransız edebiyatı sanatçıları Corneille ve Racine de önemli trajedi yazarlarıdır.

Tragedyanın Özellikleri

– Konular tarihten ve mitolojiden alınır.

– Şiir biçiminde (manzum olarak) yazılır.

– Birbiri ardınca süren koro ve diyalog bölümleri vardır.

– Kahramanlar; tanrı, tanrıça ve soylulardan oluşur. Tanrı ve tanrıçaların ve- ya krallar, kraliçeler, prensesler gibi üst tabakadan insanların aralarındaki I münasebet ve çatışmalar anlatılır. İnsanoğlunun hırslarını, kavgalarını gösterir; çoğu, felaketli sonuçlara bağlanır.

– Oyun ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer. Çirkinlikten, bayağılıktan kaçınıldığı, yiğitlik, kibarlık, zarafet baş tacı edildiği için asil ve yüce olmayan ; şeyler seyircilere gösterilmez. Vurma, sataşma, cinayet, intihar gibi kanlı, üzücü hareketler, sahne arkasında olup biter; seyirciye haberciler aracılı- I ğıyla ancak haberi ulaştırılır.

– Üç birlik kuralı benimsenmiştir. Üç birlik kuralı; olay, zaman ve mekân bir- liği demektir. 1) Olay Birliği: Tragedyada iç içe girmiş karışık olaylar bulunmaz. Ayrıntıya kaçılmaksızın tek bir olay gösterilir. Olayın ön ve son ta- i rafları, sebepleri sonuçları, koronun ağzıyla anlatılır. 2) Zaman Birliği: Tragedya olayının ancak bir güneş devrince (24 saatte) olup bittiği hissini vermektir. Bunun için tek ve basit bir olayın bilhassa en son, dokunaklı bölü- > mü alınır. 3) Mekân Birliği: Tek bir şehrin belli bir köşesinde başlayan olayın yine orada bitmesidir.

– Tragedyalar, beş perdelik oyunlardır. Prologos (Prolog, girizgâh) denilen I bir de giriş bölümü vardı ki burada bazı ön vakalar yani sahnede temsil i edilecek olayın baş tarafı, önceki safhaları anlatılırdı. Koro’nun gelişinden önce ise uzun bir tirat (prodos) söylenirdi. Tragedyaların bitiş bölümüne ekzodos denirdi.

– Tragedyada parlak nutukları andıran, yüksek ve asil bir üslup kullanılır. Kaba, çirkin, bayağı ve hatta alelade sözler bulunmaz. Tragedya şairleri misralarının, derin manâlı ve hikmet dolu olmasına önem vermişlerdir. Tek kişinin halka hitabı demek olan monolog ile bir oyuncunun ötekine uzun boylu hitapları demek olan tirat tragedyada çokça bulunur.

– Tragedyalarda, kadere, ahlak, töre ve geleneklere de üstün bir değer verilmiştir. Yaşadıkları toplumun ahlâk ve törelerine zıt gidenler ile alın yazılarına meydan okumak cüreti gösterenler sonunda en büyük acılara katlanmakla kalmaz, başkalarına da acı çektirirler. Tragedya yazarı böyle kişilerin başlarına gelen ve gelecek olan felâketleri; bunların, yaşadıkları şehre getirecekleri uğursuzlukları, koronun ağzı ile sağduyunun öğüdü olarak ve uyarıcı bilge sözleriyle dile getirir.

– Günümüzde, tragedyaya en çok benzeyen tiyatro çeşidi melodramdır. Grekçe “mele” sözü, beste, ezgi, melodi anlamlarına gelmektedir. Bu yüzden, 19. yüzyıl ortalarına kadar musikî ile karışık çok acıklı tiyatro oyunlarına melodram (besteli dram) denirdi. Bu oyunlarda da tragedyadaki gibi; cinayet, intihar, öç alma gibi ürkütücü ve üzücü konulara, beklenmedik tesadüflere yer verilerek seyirciye hüzün ve keder telkin edilir.

Komedya (Komedi)

Toplumda ve insan ilişkilerinde görülen gülünç yanların ortaya konulduğu tiyatro yapıtlarıdır. Toplumda ve günlük yaşamda görülen eksiklik ve aksaklıklar, seyirciye güldürü öğeleriyle verilirken seyircinin bu konular üzerinde düşünmesi amaçlanır. Bu türün ilk temsilcileri, Eski Yunan edebiyatı sanatçıları Menandros ve Aristophanes’tir. Fransız sanatçı Moliere, komedi türünün en ünlü yazarıdır. Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk tiyatro yapıtı olan, Tanzimat sanatçısı Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” adlı yapıtı komedi türündedir. Ayrıca Ahmet Vefik Paşa -Moliere’den çeviri ve uyarlama biçiminde- bu türde birçok yapıt ortaya koymuştur.

Komedyanın Özellikleri

– Konular, günlük yaşamdaki olaylardan alınır.

– Kahramanlar, toplumun her kesiminden olabilir.

– Şiir biçiminde (manzum olarak) yazılır.

– Her türlü bayağı söze, şakaya yer verilir, üslupta seçkinlik aranmaz. Tragedyaların tersine, üslûp seçkinciliğinden kaçınılarak galiz şakalara, kelime oyunlarına, cinaslara, bayağılaştırıcı imalara çokça yer verilir.

– Kişilerin öldürme, yaralama gibi her çeşit davranışı sahnede gösterilebilir.

– “Üç birlik (olay-zaman-mekân birliği)” kuralına uyulma zorunluluğu vardır.

– Birbiri ardınca süren koro ve diyalog bölümleri vardır.

– Kişilerin, olay ve âdetlerin gülünç, eğlendirici yönlerini göstermek suretiyle ibret vermeyi ve hoş vakit geçirtmeyi gözetir. İki yüzlü, korkak, ukala, cimri vb. insan huylarını aşırı dereceleriyle sahneye koyarak herkesi bir parça kendi kendisine güldürür ve terbiye etmiş olur.

Komedya, içerik bakımından üç gruba ayrılır:

1) Karakter Komedyası: İnsanların karakterlerinin ve kişiliklerinin aksak ve gülünç taraflarını gösteren komedi çeşididir. Bu tür komedyanın en tanınmış örnekleri şunlardır: Tartuffe, Cimri, (Moliere); Venedik Taciri (Shakespeare).

2) Töre Komedyası: Belli bir toplumu veya bütün insanlığı ele alarak bozuk ve aksak yanlarını hicveden komedyalardır. Bir sosyal durumun eleştirisini yapan bu derin anlamlı komedyalar Moliere ile başlamıştır. Aşağıda verilen eserler bu türün en önemli örnekleridir: Şair Evlenmesi (Şinasi), Gülünç Kibarlar (Moliere), Eşek Arıları (Aristophanes), Müfettiş (Gogol).

3) Entrika Komedyası: Bir derinliği olmayan, sırf güldürmek amacıyla yazılan komedyalardır. Olaylar düğümlü ve çözümlü şekilde düzenlenir. Şaşırtıcı tesadüflere yer verilir. Bu türlü komedyaların zamanla biraz daha hafifleşen çeşidine vodvil adı verilmiştir. Entrika komedisine şu örnekler verilebilir: Yanlışlıklar Komedyası (Shakespeare), Scapin’in Dolapları (Moliere).

Dram

Hem tragedyanın hem de komedyanın özelliklerini içeren, yaşamı olduğu gibi, hem acıklı hem de gülünç yönleriyle yansıtan tiyatro yapıtlarıdır. 19. yüzyılda, tragedyanın katı kurallarını yıkmak amacıyla meydana getirilmiştir. Dram, Klasisizme bir tepki olan romantik akımın tiyatroya uygulanışından başka bir şey değildir. Bu bakımdan dram, klasik tiyatronun son verimi olduğu gibi modern tiyatronun da başlangıcı sayılır. Fransız romantiklerinden Victor Hugo, “Cromvvell” adlı eserinin ön sözünde dramın özelliklerini şu sözlerle açıklar: “Dramın özelliği gerçektir. Gerçek, yaratılışta, yaşamda olduğu gibi dramda da karşılaşan iki tipin, yüce ile gülüncün birleşmesinden doğar. Doğada olan her şey sanatta da vardır.” Shakespeare, Victor Hugo (Her- nani, Cromvvell), Goethe (Faust) ve Schiller (Haydutlar, VVİlhelm Teli) bu türde başarılı yapıtlar ortaya koymuşlardır. Namık Kemal’in “Vatan yahut Silist- re” adlı yapıtı dram türünde yazılmıştır.

Dramın Özellikleri

– Acıklı ve gülünç sahneler bir arada yer alır.

– Olaylar, tarihten ya da günlük yaşamdan alınabilir.

– “Üç birlik” kuralına uyma zorunluluğu yoktur.

– Olaylar, çirkin bile olsa sahnede gösterilir.

– Kişiler toplumun hangi kesiminden olursa olsun dramda yer alabilir.

– Şiir ya da düzyazı biçiminde yazılabilir.

Modern Batı Tiyatrosu

Batı tiyatrosu bugün de genel olarak Stanislavski’nin sahne düzeni ve oyunculuk anlayışına dayalı bir gerçekçiliği sürdürmekle birlikte, 20. yüzyılın ilk yarısında dışavurumculuk, gelecekçilik ve Bertolt Brecht’in epik tiyatrosu gibi gerçekçilik karşıtı akımlardan da etkilenmiştir.

Epik Tiyatro

Oyunun izleyiciyi büyülemesine karşıdır. Yani temsil sırasında, izleyicinin oyuna kendini kaptırmasını önlemek ister. İzleyiciye de temsilde gördüklerinin gerçek değil, bir oyun olduğu hatırlatılır. Araya şarkılar, tekerlemeler, oyunu birdenbire kesen açıklamalar konur. Entrikaların iç yüzü durup dururken açıklanır. Bu türün öncüsü, Alman yazar Berthold Brecht’tir. Haldun Taner’in, “Keşanlı Ali Destanı” adlı yapıtı bu türün başarılı bir örneğidir.

Absürd Tiyatro

Bu tiyatro anlayışında önemli olan, bir duygunun ve olayın biçimini, oluşumunu göstermektir. Bilinmeyenlere, sembollere ve saçma denilebilecek kurgulara ağırlık verilir. Geleneksel tiyatronun kurallarına ve düzenlerine bağlı kalınmaz. Eugene İonesco, Samuel Beckett, Seraphin Audiberti, John Osborn önemli temsilcileridir. Güngör Dilmenin “Canlı Maymun Lokantası” adlı oyunu bu türün bir örneğidir.

Tiyatro Terimleri

Adaptasyon: Yabancı dilde yazılmış bir eseri, yerli adlar ile yerli yaşama uydurarak çevirme, uyarlama.

Aktör: Erkek tiyatro sanatçısı.

Aktrist: Kadın tiyatro sanatçısı.

Bale: Konusu; türlü dans ve ritmik hareketlerle anlatılan müzikli, sözsüz gösteri türüdür.

Dekor: Tiyatroda sahneyi eserin konusuna göre döşeyip hazırlamada kullanılan eşyanın genel adı.

Diyalog: 1) Oyun, roman, öykü gibi eserlerde iki veya daha çok kimsenin ; konuşması. 2) Konuşmaya dayanılarak yazılmış eser.

Doğaçlama: Oyuncunun, konuya bağlı fakat metne bağlı kalmadan, içinden geldiği gibi konuşması ve davranması.

Dram: Hayatın hem acıklı hem gülünç yanlarını bir arada veren oyundur.

Dramatize etmek: Bir edebî eseri radyo, televizyon veya sahne oyunu biçimine getirmek.

Dublaj: Tiyatroda yahut sinemada oyuncunun rolüne hazır olmasıdır. Yabancı dille yazılmış bir eserin yerli dile çevrilmesi ve oynanması.

Dublör: Tiyatro ve sinemada yedek rol oyuncusu.

Entrik unsur: Tiyatro, roman ve öyküde olayların seyircide, okuyucuda merak uyandıracak biçimde birbirine karışması. Entrika.

Epizot: Yunan trajedisinin öğelerini oluşturan diyaloglu bölümlerin her biri.

Bu bölümler modern tiyatroda perde adıyla bilinir.

Fars: Olaylarının örgüsü daha çok, halk zevkini okşayan basit komedi.

Fasıl: Bölüm. Tiyatroda perde karşılığı kullanılmıştır. Karagöz ve orta oyununda asıl olayın geçtiği bölüm.

Feeri: Doğaüstü olayları muhteşem dekorlar arasında gösteren, kahramanları cin, peri, dev vb. hayalî varlıklar olan tiyatro eseri.

Figüran: Bir oyunun kalabalık sahnesini doldurmak için kullanılan, konuşmayan ya da birkaç sözcük söyleyen kişi, kişiler.

Fuaye: Tiyatro salonlarında perde aralarında oyuncuların ve seyircilerin dinlenmesi için ayrılan yer.

Jest: Sahnede, sanatçıların bütün el, kol, ayak ve beden hareketleri.

Kabare: Genelde güncel konuları taşlayıcı biçimde ele alan skeçlerin oynandığı, monologların, şarkıların ve şiirlerin söylendiği küçük tiyatro.

Kanto: Tuluat tiyatrolarında oyundan önce genellikle kadın sanatçıların şarkı söyleyip dans ederek yaptığı gösteri.

Kondüit: Tiyatro oyunlarında, rol sırası gelenlere sahneye çıkmalarını anımsatan kişi.

Koro: Antik Yunan tiyatrosunda veya günümüz sahne oyunlarında gerektiğinde hayvanların, ağaçların ya da başka varlıkların yerine sembol olarak kullanılan kadınlı erkekli şarkıcı grubu.

Kostüm: Sinema ve tiyatroda rol gereği giyilen kıyafetlerin genel adı.

Kulis: Tiyatro sahnesinin arkasında bulunan kısım, sahne arkası.

Kurgu: Bir eserin, dil, biçim ve içerik olarak farklı ya da aynı cinsten parçalarını bir araya getirme.

Melodram: Modern tiyatroda acıklı, korkunç, olağanüstü konular etrafında yazılan ve gerilimi yüksek sahneler içeren duygusal oyun.

Mimik: Bir duygu ve düşüncenin kaş, göz, ağız, yüz hareketleriyle anlatılması durumu.

Mizansen: Bir tiyatro eserinin sahneye konması, sahneye göre düzenlenip yorumlanması.

Monolog: 1) Bir oyunda, kişilerden birinin kendi kendine yaptığı konuşma.

2) Dinleyicilere bir kişinin anlattığı, genellikle güldüren olay.

Muhavere: Konuşma. Tiyatro türlerinde kahramanların konuşmaları.

Opera: Müzik eşliğinde söylenen şarkılı oyunlar.

Operet: Eğlenceli ve hafif konularda yazılıp bestelenmiş tiyatro eseri.

Pandomim: Romalılar tarafından ortaya atılan, jest ve mimiklerle sergilenen sözsüz oyun.

Perde: Tiyatro eserinin bölümlerinin her biridir.

Reji: Sinema, tiyatro, radyo ve televizyon oyunlarında oyunu yönetme.

Rejisör: Tiyatro ve sinema oyunlarında oyuncuların rollerini dağıtıp oyunu düzenleyen, metin, yorum, dekor, müzik gibi öğeler arasında birlik sağlamaya çalışan sanatçı, yönetmen.

Replik: Sahnede oyuncuların birbirine söyledikleri sözlerden her biri.

Revü: Tiyatroda, eserden önce gösterilen müzikli ve danslı oyundur. Tablo, skeç, şarkı ve monolog gibi sahnelerden kurulu, daha çok gündelik olayları alaya alan ve taşlayan bir gösteri türüdür.

Rol: Sahne sanatlarında oyuncuların eser kişilerini sahnede canlandırması. Oyuncunun sahnede canlandırdığı kişilik.

Sahne: 1) Perdelerin içinde kişilerin oyuna girip çıkmasıyla oluşan küçük bölüm. 2) Eserin oynandığı yer.

Senaryo: Tiyatro, sinema, televizyon veya radyo eserinin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin.

Skeç: Genellikle bir nükteyle son bulan, az kişili ve yalın, şakacı bir içeriği olan kısa oyundur.

Suflör: Tiyatroda, kuliste durarak oyunculara sözlerini fısıltıyla söyleyip hatırlatan yardımcı.

Temaşa: Tiyatro, oyun, temsil, piyes.

Temsil: Bir tiyatro eserini sahnede oynamak.

Tirat: 1) Sahnede kişilerin birbirlerine karşı söyledikleri uzun sözler. 2) Bir tiyatro oyununda, oyuncunun uzun ve kesintisiz konuşması.

Tuluat: Yazılı metne dayanmayan, önceden hazırlanmadan, sahnede akla gelen sözlerle oynanan oyun.

Vodvil: Hareketli, eğlenceli bir konuya dayanan, şarkılara da yer verilen hafif güldürü.

Geleneksel Türk Tiyatrosu

Geleneksel Türk tiyatrosu, seyirlik köy oyunları ve halk tiyatrosu geleneğini içerecek bir biçimde, hem sözsüz hem de söze dayanan dramatik nitelikli oyunlar için kullanılmaktadır. Seyirlik köy oyunları eski Ön Asya uygarlıklarının bolluk törenleri ile Anadolu’ya göç etmiş Türklerin atalarının kültüründe yer alan törenlerin birleşiminden oluşmuştur.

Geleneksel Türk tiyatrosunun gerek kırsal gerekse kentsel kesimde görülen türlerinin ortak özelliklerinin başında, yazılı bir metne değil doğaçlamaya dayanması ve belirli bir tiyatro yapısı ya da sahne gerektirmesi gelir. Müzik, dans, söz oyunları ve taklit, bu tiyatronun vazgeçilmez öğeleridir.

Geleneksel Türk tiyatrosunda şu türler yaygınlık kazanmıştır:

1) Karagöz

2) Orta Oyunu

3) Meddah

4) Köy Seyirlik Oyunu

Karagöz

Bir gölge oyunu olan türün başkarakterlerinden Karagöz, cahil halk tipini; Hacivat ise aydın ya da yarı aydın tipi temsil eder. Oyun, deriden kesilmiş birtakım şekillerin (insan, hayvan, bitki, eşya vb.) arkadan ışık verilerek beyaz bir perde üzerine yansıtılmasıyla oluşur. Oyun, seyircinin toplanabileceği karanlık bir yerde oynanır. Oyunda müziğin ayrı bir yeri vardır. Usta-çırak geleneği içinde yetişen, olayı anlatan ve bütün şahısları kendi şîve taklitleriyle konuşturan ustalara hayalî ya da Karagözcü denmiştir. Çırak, oyun sırasında gereçleri verir. İşi bitenleri sandığa yerleştirir. Yardak ise Karagözcü-nün isteği doğrultusunda, perde gazelleri, şarkılar, türküler okur. Def çalar. “Zırıltı” adı verilen gürültüleri ve başka sesleri çıkarır. Oyun doğaçlama esasına dayanır.

Karagöz Oyununda Kişiler

Karagöz, okumamış bir insandır. Hacivat’ın kullandığı yabancı sözcükleri anlamaz ya da anlamaz görünüp onlara yanlış anlamlar yükleyerek ortaya çeşitli nükteler çıkarırken Türkçe dil kuralları ile yabancı sözcükler kullanan Hacivat ile alay eder.

Hacivat, kişisel çıkarlarını her zaman ön planda tutar. Az buçuk okumuşluğundan dolayı yabancı sözcüklerle konuşmayı sever.

Yardımcı tipler, kendi şivesiyle konuşturulur. Zenne (kadın tipini canlandıran erkek oyuncu), Çelebi (İstanbul şivesiyle konuşan, çıtkırıldım, zengin bir mirasyedi), Tuzsuz Deli Bekir (argo konuşmaları ve naralarıyla tanınan kabadayı ve sarhoş), Beberuhi (cüce ve aptal), Arnavut (bahçıvan), Efe (zorba), Matiz (sarhoş, külhanbeyi), Acem (zengin İranlı halı tüccarı), Tiryaki (afyon- cu, tütüncü) gibi yardımcı tipler oyuna ayrı bir renk katar.

Kastamonulu, Aydınlı, Bolulu, Kayserili, Rumelili gibi İstanbul’a iş aramaya gelmiş veya meslek tutup yerleşmiş taşralı tipler de vardır.

Karagöz Oyununun Bölümleri

Konularını günlük hayatta karşılaşılan olaylarla masal, hikâye ve destanlardan alan Karagöz oyunu dört bölümden oluşur.

1) Giriş (Mukaddime): Bu bölümde perde ortasına göstermelik denen figürler (limon ağacı, çiçek saksısı, gemi, çeşme, hamam vb.) yerleştirilir. Göstermelik hangi oyunun oynanacağına dair bir ipucu olabildiği gibi, oyundan tamamen bağımsız da olabilir. Göstermelik, kamıştan yapılmış nareke adlı düdüğün çıkardığı zırıltılı ses ve def velvelesi eşliğinde perdeden yavaş yavaş kaldırılır. Bu, oyunun başladığına işarettir. Ardından Hacivat, müzik eşliğinde bir semai okur, şarkısını bitirdikten sonra perde gazelini okur. Oyunun hazırlık aşaması olan müzikal bölümde semaî ve gazeller okunur. Oyunun mistik ve tasavvufi anlayışla da bağlantısı kurulur. Bütün varlıkların gölgeden ibaret olduğu düşüncesi vurgulanır. Perde gazelinin bitimiyle Hacivat seyirciyi selamlar ve Karagöz’ü çağırmak için teganniye başlar. Karagöz, bağırmamasını söylese de Hacivat bağırmaya devam eder. Bunun üzerine Karagöz aşağıya atlayıp Hacivat’la kavga eder, Hacivat kaçar, Karagöz Hacivat’a kızıp söylenirken “Bir daha gel bak, ben sana neler yaparım.” der. Hacivat tekrar perdeye gelir ve Muhavere (söyleşme-atışma) başlar.

2) Söyleşme (Muhavere): Hacivat’ın “Vay Karagöz’üm, benim iki gözüm merhaba” sözü ile başlayıp sonuna kadar devam eden kısım, oyunun muhavere (söyleşme) adı verilen ikinci bölümüdür. Bu bölümde, Karagözle Hacivat’ın aralarında geçen konuşmalar yer alır. Karagöz ve Hacivat’ın tüm özelliklerini gözler önüne seren bölümdür. Yanlış anlamalara dayalı, kelimelerin ses oyunlarıyla farklı anlamlarda kullanılmaları, ikilinin eğitim-öğretim durumları ve kişilik özellikleri bu bölümde iyice belirginleşir. Muhavere bölümü Hacivat’ın Karagöz’den dayak yiyip kaçması, Karagöz’ün “Sen gidersin de ben durur muyum. Ben de giderim evime, bakalım ayine-i devran ne suretler gösterir.” diyerek çıkması ile sona erer.

3) Fasıl: Asıl oyunun yer aldığı bölümdür. Karagöz oyunları, isimlerini (Abdal Bekçi Aşçı, Bahçe, Kanlı Kavak, Kanlı Nigâr, Yalova Sefası vb.) burada geçen olay örgüsünden alır. Oyunun konusuna göre çeşitli tipler perdeye yansıtılır. Genellikle yöresel şiveyle konuşanlar ile azınlıkları temsil eden tipler arasında geçen olaylar gösterilir. Her tip kendi müziği eşliğinde şarkısını söyler. Basit entrikalarla oluşan düğüm yine bu bölümde çözüme kavuşturulur.

4) Bitiş: Fasıl bölümü sona erdikten sonra Karagöz ile Hacivat perdeye gelirler. Burada kıssadan hisse söylenir. Gelecek oyunun adı, yeri ve zamanı konuşma arasında ilan edilir. Karagöz Hacivat’ı tekrar döver, bunun üzerine Hacivat, klasik sözü “Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim heman!” diyerek perdeden ayrılır. Oyunu kapatan Karagöz’dür. “Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola!” diyerek perdeden çekilir. Perdedeki ışığın kararmasıyla oyun sona erer.

Orta Oyunu

Seyircinin ortasında oynanan, doğaçlamaya dayanan, müzik, dans, taklit gi- bi unsurlardan da yararlanan bir geleneksel halk tiyatrosu örneğidir. Canlı I oyuncularla oynandığı için, bir gölge oyunu olan Karagöz’den temelde bir i farklılığı bulunmasına karşılık, bu iki tür arasında oyun dağarcığı, güldürme ; yöntemleri, kişiler ve yapı bakımından önemli benzerlikler bulunmaktadır. > Halkın ortasında apaçık duran bir meydanda; metinsiz, suflörsüz, ezbersiz I oynanan bir tiyatrodur. Oyunun oynandığı alana planga denir. Dekor olarak i yeni dünya adı verilen bezsiz paravan ile dükkân adı verilen alçak hasır iskemleler kullanılır. Karşılıklı konuşmalara, şive taklitlerine dayanır.

Oyun, Karagöz oyununun canlı olarak gösterisidir bir bakıma. Karagöz oyunundakine benzer biçimde giriş (mukaddime), muhavere (karşılıklı konuşma), fasıl ve bitiş bölümlerinden oluşur. Alana önce çalgı eşliğinde oyunun iki ana tipinden biri olan başoyuncu Pişekâr girer, başçalgıcı sayılan zurna- I cıyla kısa bir konuşmanın ardından, oyunun adını söyleyerek gösteriyi başlatır. İkinci ana tip olan Kavuklu’nun gene çalgı eşliğinde alana girmesiyle ; başlayan karşılıklı konuşma bölümü kendi içinde ikiye ayrılır.

Kavuklu ile Pişekâr’ın birbiriyle tanış çıkmalarıyla sonuçlanan ilk bölüm ; “arzbâr”; ardından Kavuklu’nun, sonunda rüya olduğu ortaya çıkan bir öykü anlattığı “tekerleme” bölümü gelir. Asıl oyunun yer aldığı fasıl bölümünde Ka- I vuklu sürekli olarak alanda kalır, oyunun konusuna göre sahneye çıkan çe- i şitli tiplerle güldürücü konuşmalar yapar. Kavuklu, dobra ve patavatsız bir tip ; olduğundan, sırayla oyuna katılan tiplerle çok defa tartışır ve kavga eder. ; Pişekâr, bu gibi durumlarda oyuna karışır; anlaşmazlıkları hallederek kırgın- I lıkları tatlıya bağlar. Çok kısa olan bitiş bölümünde Pişekâr’ın oyunun son ; bulduğunu açıklaması, işlemiş oldukları kusurlardan ötürü özür dilemesi, gelecek oyunun adını, yerini ve zamanını açıklamasıyla oyun son bulur.

Orta oyununda tipler genellikle başkişiler, zenneler, şive farklılığı gösteren i tipler, kusurlu tipler, kabadayılar, eğlendiriciler ve olağanüstü varlıklar biçiminde sınıflandırılırlar. Bunlar kalıp tiplerdir. Oyunun konusu ne olursa olsun, > kendilerine özgü tavırlarını sergilerler. Çoğunun, alana girişte çalınan özel i müzik parçaları vardır. Pişekâr, Karagöz oyunundaki Hacivat’ın karşılığıdır. : Oyunu başlatır, yürütür ve bitirir. Bir tür yönetmen işlevi üstlenir. Elindeki iki ; dilimli tahtadan şakşağı (pastav) adam dövmek, kapı açmak gibi durumlar için kullanır. Pişekâr’ın sırtında çevresi kürklü bir cüppe, altında çakşır, ayak- I larında sarı mest, başında dört dilimli bir serpuş bulunur. Kavuklu ise Karagöz’ün i karşılığıdır. Oyunun başkomiğidir. Aynı zamanda ikinci başrol işlevindedir. ; Dilimli kavuk, kırmızı kumaştan cüppe ve çakşır ile entari giyer. Beline şal ku- şak bağlar.

Zenne (kadın tipini canlandıran erkek oyuncu), Rumelili (pehlivan/arabacı), ; Balama (Rum-Frenk taklitçisi), Çelebi (zengin mirasyedi), Külhanbeyi (tulum- bacı), Denyo (küstah mahalle çocuğu), Arnavut (celep/bahçıvan), Acem (tüc- I car), Arap (kına tüccarı), Yahudi (eskici/kuyumcu) gibi yardımcı tipler kendilerini simgeleyen bir müzikle sahneye çıkar.

Meddah

Tek kişilik tiyatro da denilebilir. Meddah, orta oyunundaki bütün tipleri, kılıktan kılığa girerek, sesini değiştirerek, küçük aksesuarların da yardımı ile sahnede canlandırır. Geleneksel Türk tiyatrosunun önemli kollarından biri olan meddah, canlandırma ve benzetme öğelerinden yararlanarak öykü anlatma sanatıdır. Meddah, anlattığı öykünün konusuyla ilgili çeşitli etnik gruplardan kişilerin, değişik yaştaki ve tipteki insanların; hayvanların, makinelerin ve doğa olaylarının taklitlerini yapar.

Meddah, tiyatronun bütün karakterlerini kendi kişiliğinde birleştiren bir aktördür. Meddah, hikâyesini anlatmak için dinleyicilerden daha yüksek bir yere konmuş sandalyeye oturur, eline uzun bir baston alır, omzuna da büyükçe bir mendil koyar. Bir hikâyeyi başından sonuna, karakterleri şivelerine göre konuşturarak doğaçlama olarak -yazılı bir metin olmadan- anlatır. Bu tiyatroda her şey meddah denen kişinin zekâsına, bilgisine, söz söylemedeki hünerine ve en önemlisi de taklit yeteneğine bağlıdır. Meddah, hikâyelerini çeşitli bilmeceler, söz oyunları ve şiirlerle süsler, çeşitli taklitlerle seyircinin ilgi ve dikkatini sürekli canlı tutmaya çalışır.

Köy Seyirlik Oyunu

“Köylü Tiyatrosu” adıyla da bilinen köy seyirlik oyunları düğünlerde, bayramlarda ya da yılın belirli günlerinde köylülerin genellikle bereket bolluk, sağlık ve yeni yılı karşılamak amacıyla oynadığı törensel içerikli oyunlardır. Bu oyunlar meydanlarda oynandığı gibi kışın kapalı alanlarda da oynanmaktadır. Anadolu toprakları üzerinde yaşayan birçok uygarlığın inanç ve kültürel izlerini taşıyan bu oyunlar, kültürel çeşitliliği yansıtan örneklerdendir.

Seyirlik oyunlardaki temel öge taklit ve canlandırma olduğundan dramatik özellik göstermekte, bu nedenle de “Dramatik Köy Seyirlik Oyunları” olarak da adlandırılmaktadır. Bu tiyatronun oyuncu ve seyirci kadrosu köyün içinde birlikte bulunmakta, makyaj, kostüm ve oyunun kurgusu doğaçlama olarak oyun çıkarılırken gerçekleşmektedir. Bu nedenle ait olduğu toplumun geleneksel beğeni ve zevkinin yanı sıra güldürü anlayışını ve toplumsal öz eleştirisini, kısaca yaşama biçimini yansıtmaktadır.

Ülkemizde genel olarak toprağa bağlı yaşayan yerleşimlerde seyirlik oyunların yaşatıldığını görmekteyiz. Bu oyunlar genellikle yılın veya mevsimin değişimine bağlı olarak oynanan, “Köse oyunu”, “Arap oyunu”, “Kız Kaçırma” ve “Çiğdem Gezdirme” gibi oyunlardır. Hayvancılığın yaygın olduğu yörelerde ise “Koç Katımı”, “Saya Gezme” ve benzeri oyunlar görülmektedir. Tarımın yaygın olduğu yörelerde ise “Hasat Sonu Şenliği” olarak da adlandırabileceğimiz, ürünün üzerindeki tabunun kaldırılması amacıyla oynanan “Cemal Oyunu”, “Çift Sürme” ve “Ekin Salavatlama” törenleri görülmektedir. Bunun yanı sıra günlük yaşamı konu eden oyunlara “Ağa oyunu”, “Kız Kaçırma”, “Kuma ”, “Sınır taşı” vb. ile meslek taklidi oyunlara “Berber Oyunu”, “Kalaycı” ve “Değirmenci” örnek gösterilebilir.

Modern Türk Tiyatrosu

Türk tiyatrosu, Tanzimat’a kadar meddah, Karagöz ve orta oyunundan oluşmuş bir halk tiyatrosu biçimindedir. Tanzimat’la edebiyatımıza giren tiyatroda sosyal ve tarihî konular işlenirken bu tür, hem eğlence hem de bir eğitim aracı olarak görülmüştür. Bu dönem tiyatrosu, Batı tiyatrosunun etkisindedir. Özellikle Shakespeare, Victor Hugo ve Moliere, tiyatro yazarlarımızın izledikleri büyük oyun yazarlarıdır.

Edebiyatımızdaki Batılı tarzda ilk tiyatro, 1859’da kaleme alınan ve 1860’ta basımı yapılan, Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı tek perdeden oluşan töre komedyasıdır. Sanatçı, ortaoyunu ve meddah hikâyelerinden yararlanarak yazdığı bu yapıtında, görücü usulüyle evlenmeyi yerer. Edebiyatımızda sahnelenen ilk tiyatro ise Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre adlı yapıtıdır. Yurtseverlik konusunu işleyen yapıt, ülkede büyük yankı uyandırır. Namık Kemal, tiyatroyu hem bir eğlence hem de düşünce yönüyle önemli bir kurum, adeta bir ahlâk ve dil okulu olarak görmüştür. Ona göre tiyatro, toplumsal yarar sağlamak için bir araçtır; yararlı bir eğlencedir. Bu yüzden tiyatrolarında toplumsal (Zavallı Çocuk, Gülnihal, Âkit Bey) ve tarihî (Vatan yahut Silistre, Celaleddin Harzemşah) konuları işlemiştir. Ahmet Vefik Paşa, tercüme ve adaptasyon tarzında eserler vermiştir. Moliere’den çevirdiği ve Zor Nikahı, Zoraki Tabip adlı Türkçeye adapte edilmiş eserleriyle büyük başarı sağlamıştır. Âli Bey; Kokana Yatıyor, Misafir-i İstiskal gibi birer perdelik komedileri yanında Moliere’den adapte ettiği Ayyar Hamza ile tiyatromuza katkıda bulunmuştur. Recaîzade Mahmut; Atala ve Amerika Vahşîleri adlı eserlerinin ön sözünde Afife Anjelik’in dram türünde yazılmış ilk eser olduğunu belirtir. Çok Bilen Çok Yanılır komedisi Batılı anlamda tiyatronun bütün özelliklerini taşır.

Dönemin öteki tiyatro yazarlarından bazıları ve yapıtları; Teodor Kasap (Moliere’den uyarlamaları: Pinti Hamit, İşkilli Memo, Para Mesleği; Edebiyatımızda İlk Mizah Dergisi: Diyojen) Ali Haydar (Sergüzeşt-i Perviz), Ahmet Mithat (Eyvah, Açık Baş, Çerkez Özdenler), Şemsettin Sami (Besa yahut Ahde Vefa, Seydî Yahya, Gave), Abdülhak Hamit (Macera-yı Aşk, Sardanapal, Duhter-i Hindu, Finten, Nesteren), Ebüzziya Tevfik (Ecel-i Kaza).

Cumhuriyet Dönemi’nde tiyatro geleneklerinin ve kurallarının değiştiği görülür. Tiyatro, artık, yaşamı olduğu gibi değil, görünmeyen iç yüzüyle yansıtır. Türk tiyatrosunun yakın döneminde modern tiyatro düşüncesinin etkileri hem yazında hem de sahneye koyma tekniklerinde, önceki dönemlere göre daha kuvvetle hissedilmiştir. Tiyatroda Batı modeli benimsenmiş, gerek tiyatronun kurumsallaşması, gerekse oyun yazarlığının gelişmesi bakımından önemli atılımlar gerçekleştirilmiştir. Tiyatroyu Türkiye’de çağdaş bir sanat alanına dönüştürme yolunda ilk büyük katkı ünlü tiyatro ve sinema adamı Muhsin Ertuğrul’dan gelmiştir. 1927’de, Darülbedayi’nin başına geçen Ertuğrul, yerli yazarları yüreklendirmesiyle, izleyiciye sunduğu çağdaş çeviri oyunlarla, sahneleme, oyunculuk ve dekor kullanımında güncel anlayışı yerleştirmesiyle, yetişmelerine katkıda bulunduğu kadın ve erkek oyuncularla bugünkü Türk tiyatrosunun temellerini atmıştır. Cevat Fehmi Başkut, Orhan Asena, Refik Erduran, Turan Oflazoğlu, Recep Bilginer, Güngör Dilmen, Turgut Özakman, Haldun Taner, Tarık Buğra tiyatro alanında yapıtlar kaleme almışlardır.


Sevgili öğrencilerim; 9.Sınıf Edebi Metinler konu anlatımı şimdilik bu kadar. 9.Sınıf Edebi Metinler konusu hakkında tüm yanlış ve eksiklikleri lütfen iletişim formu ile bize bildirin. Şimdiden iyi çalışmalar. Bu konu ile ilgili test mi çözmek istiyorsunuz. Neden Türkçeci Mobil Uygulamasını denemiyorsunuz?

Türkçeci mobil uygulaması hakkında daha geniş bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

Derse bir yorum yap